Pencerenin arkasında tanık olduğum o infaz sahnesinin şokuyla bilincimi kaybetmek üzereydim. Ancak içimdeki o vahşi adrenalin, korkumu delice bir histeriye dönüştürdü. Yerimden bir ok gibi fırlayarak odanın kapısını açtım, koridoru yarıp dış kapıya koştum. Tam sürgüyü çekeceğim sırada, kapının önünde dikilen o yeşil ve beyaz pelerinli nurdan Rahmani muhafızların her birinin ağzından, zihnimi donduran tek bir koro cümle döküldü:
"SAKIN DIŞARI ÇIKMA!"
Sözlerine, o ilahi uyarılara zerre aldırış etmedim. Akıl sağlığımı kaybetmiş gibi kendimi konağın o tekinsiz bahçesine fırlattım. Doğrudan babaannem sandığım o mahlukun kafasının koptuğu yere, o kan gölünün merkezine doğru koştum. Karşımda, boynu et parçalarıyla yarılmış, simsiyah irin fışkıran o keçi toynaklı başsız ceset duruyordu. Gördüğüm o somut vahşet karşısında öyle yüksek bir sesle, öyle yırtıcı bir çığlık attım ki, sesimin Mardin ovasındaki dağlarda yankılandığını duydum.
O anda, mühürlü sınırın hemen dışarısında pusuya yatmış olan, Mina nenenin o zifiri ifrit ordusu, üzerime kilitlenerek öyle yüksek sesle hayvani mırıltılar çıkarmaya, lisan üstü dualar okumaya başladılar ki, kendi bağırışımı ve hıçkırıklarımı bile duyamaz oldum. Aralarından çarpık uzuvlu, cüce boylu iğrenç bir iblis öne çıktı. Kuru dudaklarını oynatarak kendi uğursuz dilinde bir şeyler fısıldadı. Tuhaftır ki, kanımdaki o asırlık lanet yüzünden ne dediğini zihnimde çok net anlıyordum:
קח את החסد ותן לנו להיכנס (Lütfu al ve içeri girmemize izin ver!)
Söylediği o şer teklifine ağlayarak sessiz kaldığımda, aynı cümleyi arkadaki yüzlerce, binlerce mahluk hep bir ağızdan, koro halinde çılgınca tekrarlamaya başladı. Kulaklarımı ellerimle parçalarcasına tıkıyor, toprağa kapanyordum; ama o iğrenç ses kulaklarımdan değil, doğrudan beynimin içindeki kıvrımlardan etime nüksediyordu. Dakikalarca o başsız, çürük cesedin kenarına kıvrılmış halde, acı içinde kıvranarak bu zihinsel tecavüze direndim. Derken, bahçede anlık, bıçak gibi keskin bir sessizlik oldu. Hemen ardından aynı cüce iblis, beynimi patlatacak bir frekansta yüksek sesle haykırdı:
להיכנס לבית (EVE GİR!)
Daha ne olduğunu, bu emrin ne anlama geldiğini anlayamadan, arkamda etimi kavuran, adeta bir fırın kapağı açılmış gibi müthiş bir sıcaklık hissettim. Hemen ensemde, bir canavar deli gibi, salyalarını akıtarak nefes alıyordu. Öyle dehşetli bir çıkmazdaydım ki... Önümde, Mina nenenin o kanlı lütfunu zorla bana dayatmak isteyen tekinsiz ifritler; arkamda ise varlığından bile etimin eridiği, Mahzeri olduğunu tahmin ettiğim (ve olmasın diye Tanrı'ya yalvardığım) o muazzam şer odağı duruyordu. Arkamı dönmeye ölümüne korkuyordum.
Tam o saniyede, konağın taş balkonundan aşağıya doğru gür Havas duaları yükselmeye başladı. Duaların yankılanmasıyla ensemdeki o cehennem sıcağı, yerini bir anda çılgın bir fırtınaya bıraktı. Fırsattan istifade ederek hızla arkamı döndüm. Dedem, sırtındaki o koruma cüppesiyle, dilinden ayetleri düşürmeyerek balkondan bahçeye doğru inmeye çalışıyordu. Onun tam karşısında ise, gövdesinden adeta canlı lavlar akıyormuş gibi öfkeden kızarmış suretiyle Mahzeri dikiliyordu!
Mahzeri, pençelerini şahlandırıp dedeme doğru ölümcül bir atak yapacağı sırada, dedemin etrafında geçen gece kapıda nöbet tutan o heybetli Rahmani muhafızlar belirdi. Mahzeri çılgına dönmüştü. Zorlukla ayağa kalktım; solumda dedem ve o metafizik savaşın ortasındaki Mahzeri, sağımda ise kanımdaki lütfa sahip çıkıp beni kendi pisliklerine köle etmek isteyen o ifrit taifesi vardı... Bunca şey olurken, o rüyalarda boy gösteren bilge Mahmut ve kabilesi neredeydi? Beni hiç mi takip etmiyorlardı?
ŞİMDİ OKUDUĞUN
Lidya
HororYaşamak, içindeki umutsuzlukla birlikte garip bir umuttur. Bu karanlıkla aydınlık arasındaki ince sınırda, ben, belki de başka bir dünyadan sıyrılarak bu dünyaya adım attım. Benim adım Lidya. Ben, karanlığın en derin köşelerinde saklanan, çoğu insan...
