11.Bölüm: DANS

53 71 20
                                        


 11.BÖLÜM: DANS

Karanlıkta doğan ruhlar aydınlığı kendilerine düşman bilirler. Çünkü aydınlıktır ki acıları gün yüzüne çıkaran ve aydınlıktır ki geceye hâkim ayı her şafakta öldürüp şekilden şekle sokarak yeniden, defalarca gökyüzüne getiren.

Önümde paramparça bir ayna, neredeyse her bir parçasına bulaşan kan lekeleri vardı. Sanki bir parçasına dokunsam tamamen dağılacak olan aynaya öylece baktım. Benim gibiydi, benim gibi olan diğer tüm yaralı ruhlar gibiydi. Dokunsalar parçalanırcasına ağlayıp içimi dökecektim fakat yüzüme bile bakan yoktu. Aynanın köşesine siyah bir kelebeğin konduğunu gördüğümde parmağımı uzatıp onu oradan çekmek istedim fakat onum hafifliği bile zaten paramparça olan ayna için dayanılmazdı. Aynanın parçaları birer birer önüme düşerken kaşlarımı çattım ve yerdeki parçalardan birini aldım.

Onlar benim anılarımdı.

Kaç yaşındaydım bilmiyordum fakat o anıma dair hatırladığım tek şey doğum günüm olduğuydu.

22 Şubat

Küçüktüm, muhtemelen ilkokuldaydım çünkü hatırladığım diğer şey üzerimde okul üniformam olduğuydu. Küçük omuzlarımda kendi dünyamın yükünü taşırken bir de taşıdığım o büyük çanta canımı o denli yakıyordu ki bir an önce ondan kurtulup bir şeyler yemek istiyordum. Şimdi bu anıyı hatırladığımda birazdan içkilerle dolu olup bir çocuk için boş dolapla karşılaşacak olan o küçük kız çocuğuna buruk buruk gülümsedim. Çantamdan anahtarımı çıkarıp kapıyı açtım ve evimize girdim. Okuldan gelmiştim. Hâle ve babam uyuyordu. Ses yapmamam gerekiyordu çünkü eğer ses yaparsam babam yine saçımı duvardaki çiviye bağlayıp beni cezalandırırdı. Ev o denli dağınıktı ki... Yerde kırık bir tabak vardı ve parçaları etrafa saçılmıştı. Ayağıma batmaması için kenardan geçtim ve yavaş adımlarla çantamı kenara bırakıp mutfağa girdim. Önce ekmekliğe gittim fakat boştu.

"Babam tüm ekmeği yemiş." Diye geçirdim içimden. Ardından dolabı açtım fakat gördüğüm manzara karşısında öylece durdum. Sadece içkilerin olduğu dolap neredeyse bomboştu. Babam bir keresinde o iğrenç şeylerden içmem için beni zorlamıştı. Görmek bile midemi bulandırırken dolabın köşesindeki elmayı gördüm ve onu güzelce yıkayıp yedim. Her ne kadar karnım doymasa da ve bugün yediğim tek öğün bu olsa da gülümsedim. "Belki babam bana pasta almıştır ve bana sürpriz yapmak için saklamıştır." Dedi içimden bir ses. Güldüm. Kendi kendimle konuşmak o zamanlarda en sevdiğim şeydi.

Oysa ne pasta vardı ne de başka bir öğün. Babam doğum günümü bile hatırlamamıştı. Hâle de öyle.

Ruhu harabe olan insanların gözlerinde acı damlası bulunmaz, eğer gözlerde bir tutam acı varsa ruhun hâlâ bir yerlerde, o harabeyi tekrardan güzel bir bina olarak inşa etmeye çalıştığı kesindir. Atlas'ın gözlerinde eskiden bir harabe görüyordum, gözlerinden ruhunu görebiliyordum. Şimdiyse mavi gözlerindeki umut kırıntılarını görebiliyordum. Belki de birbirimize iyi geliyorduk, bilemezdim.

Birkaç gün önce tekrardan İstanbul'a dönmüştük saklı kalan, üzeri örtülü gerçekler yavaş yavaş gün yüzüne çıkmaya başlamıştı. Kendi evimdeydim ama eskiden olduğu gibi yapayalnız değildim. Atlas, Nihan ve Atakan sürekli geliyor hatta çoğu zaman gece de burada kalıyorlardı. Yapayalnız, hüznün ve kasvetin koridorlarda dolaşıp huzurun duvarlara hapsolduğu evimin adeta duvarları yıkılmış, huzur beraberinde kahkahalarla geri dönmüştü.

Yaşanan onca şeyin, kaybedilen binlerce şeyin ardından aramızda sıkı bir bağ oluşmuştu. Tam yedi aydır yanımda olan bu insanlar yedi ayımı on dokuz yıllık hayatımın en güzel yedisi yapmıştı.

LEYALHikayelerin yaşadığı yer. Şimdi keşfedin