7. Bölüm - ADA

71 2 4
                                    

   'Daha ne kadar araçla ilerleyeceğiz ki, inip birazcık yürüsek daha güzel olmaz  mı?' diye sordum.
   Daha küçük gruplar halinde ilerlemeye başlamamız sandığımdan daha iyi sonuç vermişti. Daha samimi bir ortam oluşmuştu aramızda. Gerçekten de artık sohbet ediyor, şakalaşıyor ve daha özgür hareket ediyorduk. Özellikle Bay Mor ve Bayan Sarı çok iyi anlaşıyorlar, bu durum bizde ebeveynlerimizmiş hissiyatı yaratıyordu.
   3 haftadır  aynı doğrultuda daha küçük araçlarla ilerliyor, etrafı keşfediyor ve yavaş yavaş gerçekten yaşamaya başlıyorduk. Hala (her gruba verilen) gemiden çok daha küçük uçağımsı araçta kalıyorduk tabi ama artık bu gezegenin turuncu suyundan içiyor ve avlanıyorduk. Suyu gruplara ayrılıp farklı yönlere dağılmadan önce dünyadan getirdiğimiz hayvanlarda denedik ve artık gerçekten de tüketiyoruz. Hafif şekerli gibi bir tadı olsa da herhangi bir zararı ya da yan etkisi yok. Avladığımız hayvanlarda da gerekli besin ölçümlerini yapıp öyle tüketiyoruz.Şu ana kadar yediğimiz hayvanlar genelde kuşlar. Tatları tavuğa benziyor ve tamamen doğal beslendikleri ve hareket ettikleri için çiğnemesi epey zor. Daha dört ayaklı hayvanları avlamaya başlamadık. Ona yakın ağaç meyvesi de bulduk ama onları da henüz yemedik. Gemiye örnekler yolladık. Analiz edilmesini bekliyoruz.

  'İniş yapabilecek bir alan arıyorum Yedi, sabırlı ol.' dedi Bay Mor gülümseyerek. Hayatımda gördüğüm en sempatik insan Bay Mor. (Hayatımda kelimesi biraz ironik aslında çünkü gördüğüm insan sayısı 30 kişi. Bir de çocukluğumdan hayal meyal hatırladığım birkaç buğulu yüz var.) Masmavi gözlere, yakışıklı bir yüze ve inanılmaz tatlı bir gülüşe sahip bu adam benim en favori eğitmenim. Bize karşı her zaman şefkatli ve nazik davranmıştı.
  Aslında eğitmenlerimizin hayatı bizden daha zormuş. Onlar bu gemiye yirmi yaşlarında yani şu anda bizim olduğumuz gibi en genç ve herşeyin bilincinde olduğu zamanlarda binmişler. Ondan öncesinde hayatları bir yatılı merkezde eğitilmekle geçmiş. Bizim gibi küçüklüklerinden itibaren (bizi eğitmek için) eğitilmişler. Daha sonra beş yaşında yirmi veletle bir gemiye bindirilmişler ve hem çocuk büyütmek hem de onları eğitmek zorunda kalmışlar. Bizim gibi onlarda da karşı cinsle ilişki yasak. Ama onların başında onlara göz kulak olacak biri olmadığı için onların vücudunda karşı cinsle temas ettiğinde vücuda elektrik akımı veren çipler var. Temasınıza göre elektrik şiddeti artıyor.
Şu anda otuz beş yaşındalar ve eğer dünyaya dönebilirlerse döndüklerinde elli beş yaşında olacaklar. İstedikleri gibi bir hayat süremeden, arzu ettikleri pek çok şeyi gerçekleştiremeden geçen koca bir ömür... İnsanlık için ne büyük bir fedakarlık!
 
  Sonunda bir alana iniş yapmayı başardık ve etrafı gezmeye başladık. İlerledikçe orman daha da sıklaşıyordu ve bir süre sonra ağaçlardan gökyüzünü göremez olmuştuk. Daha ileriden, ormanın derinliklerinden hiç kesilmeyen gürültü benzeri bir ses geliyordu. Sese doğru gitmeye karar verdik ve yaklaştıkça ses daha da şiddetlendi. Ama görünürde iç içe geçmiş bitkiler ve sık ağaçlardan başka bir şey yoktu. Sonunda tamamen bitkilerle kaplı ilerleyemeyeceğimiz bir yere geldik. 'Geriye dönelim arkadaşlar, haydi. ' dedi Bayan Sarı.
'Ama bu ses bu çevreden geliyor, ileride bir şeyler olmalı.' dedim.
'Evet ama daha fazla ilerleyecek alanımız yok görüyorsun Yedi. Bitkiler çevreyi tümüyle sarmış durumda.' dedi.
Geriye dönmeye hazırlanıyordum ki bitkilerin arasında yaklaşık bir  buçuk metre kare genişliğinde mağara girişine benzer bir oyuk gördüm. Arkama baktım, herkes ters yöne yürümeye başlamıştı bile. Onlar grupta olmadığımı anlayana kadar hızlıca göz gezdirebilirim diye düşündüm ve sürünerek oyuktan içeri girdim. Oyuk bir mağaraya çıkıyordu. Mağara yaklaşık 3 metre boyunda ve epeyce genişti. Mağara boyunca ilerlemeye başladım. Sesin şiddeti tümüyle artmıştı, kendi sesimi bile duyamıyordum. İlerledikçe mağaradaki nem oranı da giderek arttı ve sonunda mağaranın ağzına geldiğimde olan bitenin farkına vardım. Mağara dev bir şelalenin arkasındaydı. Yavaşça şelalenin arkasından geçip düzlüğe çıktığımdaysa manzara nefesimi kesti.
  Etrafım çepeçevre şelalelerle sarılıydı ve bir çanağı andırıyordu. Ortada, çukur kısımda bir göl vardı ve gölün üzerinde de bir ada duruyordu. Gölün dört bir yanına gümbür gümbür akan şelaleler o kadar gürültülü ve şiddetliydi ki şelaleden sıçrayan sular alanda hiç durmayan bir yağmur etkisi yapıyordu.
  Adaya baktığımda ise uzaktan kırmızı noktalarla kaplı mavi bir bulutmuş gibi görünüyordu. Şelale yağmuru ve nemin oluşturduğu sis sayesinde tıpkı bir tablo gibi göz alıcıydı.
  Adaya çıkmak için hiç düşünmeden göle daldım ve yüzmeye başladım. Suyun şiddeti çok fazlaydı ama her yönden akan su birbirini dengeliyor ve belli bir yöne savrulmamı engelliyordu. Adaya çıktığımda, şelalelerin merkezinde yer aldığı için şelale yağmurunun daha yoğun olduğunu gördüm. Etrafımda çok uzun boylu gür bitkiler, bir yatak boyunda yaprakları olan bitkiler ve kırmızı meyve veren ağaçlar vardı. Kırmızı noktaların kaynağı bu meyvelerdi. Adada sadece bu kırmızı meyveyi veren ağaç vardı ve bütün ada bu ağaçlarla doluydu. Meyvelerden birine elimi uzattım. Meyvenin şekli süs kabağına benziyordu. Dokunduğumda içi su dolu bir balon gibi oynadığını gördüm. Elime alıp lastik bir topla oynar gibi sıkmaya başladım. Çok zevkli ve komikti. Meyvede siyah benekler vardı ve sıktıkça hem oynuyor hem de benekler şişip sönüyordu. Sonra bıçağımı çıkarıp bu kırmızı renkli siyah benekli meyveyi kestim. İçi hindistan cevizi gibi bir çeşit suyla doluydu ama bu meyvenin suyu çorba gibi çok daha kıvamlı ve kan kırmızısıydı. Sırt çantama birkaç meyve örneği alıp etrafımı incelemeye devam ettim. Devasa yaprakların birine yüz üstü uzanmaya çalıştım. Kökleri beni çekecek mi merak ediyordum. Gerçekten de yapraklarda yüzükoyun yatabiliyordunuz. Tam kalkıyordum ki kafamı dikleştirince bir hayvanın bana baktığını gördüm. Hemen karşımda yüzümü inceliyor ve kısık, inlemeyi andıran  sesler çıkarıyordu.
  Hayvanın parlak sarı tüyleri ve maymuna benzeyen bir yüzü vardı. Yüzüne göre devasa büyüklükle yeşil gözleri ve nokta kadar minik göz bebekleri gözlerini son derece ürkütücü hale getiriyordu. Ayakları kısa, kolları yere kadar uzun bu hayvanın anlayamadığım bir şekilde başının üzerinde, boğum boğum halde duran ve gazete kağıtlarından yaptığımız uca doğru sivrilen şapkalara benzeyen bir vücut parçası vardı.
  'Kımıldama kızım. Şu anda onun bölgesindesin, sakın hayvanı tehdit etme.' dedim içimden ve öylece beklemeye başladım. Sonra aynı türden diğer hayvanlar saklandıkları yerden birer birer çıktılar ve hepsi sürü halinde etrafıma toplanıp beni incelemeye başladılar.
   Tam yirmi dakika boyunca hareketsiz bekledim. Sonunda sıkılmaya başlamışlardı ki benim lanet şansım devreye girdi ve hapşırdım. Önümde duran hayvanın başındaki şapkanın boğumları yavaş yavaş açıldı ve onun aslında hayvanın yaklaşık üç metre boyunda olan kuyuruğu olduğunu fark ettim. Başının etrafına sardığı kuyruğunu çözünce kafasının iki yanındaki aşırı büyük, yelpazeye benzeyen kulakları ortaya çıktı. Hayvan kuyruğunu, kulaklarını kafasının arkasında toplamak için kafasına sarıyor olmalı diye düşündüm.
  Hayvan kuyruğunu havada anlamsız şekillerde kıvırarak ve eğip bükerek oynatmaya başladı. Tam ne olacak diye düşünürken ikinci hapşırık da geldi ve hayvan tiz bir çığlık atıp dişlerini gösterdi ve kuyruğuyla sırtıma vurdu. Acıdan haykıramadım bile çünkü kuyruğun etkisi sırtımdan ciğerlerime kadar işlemişti ve ben soluksuz kalmıştım. Muhtemelen hayvanın kuyruğu on kırbaç gücünde felan olmalıydı ve bu gücün kaburgamı kırdığına emindim. Kuyruğunu vurduğu yerde etlerim paramparça olmuşken ve delicesine yanarken ben, kaburgama aldığım darbeden dolayı titreyerek nefes almaya çalışıyordum. 
   Hayvan ilk darbeyi vurunca diğer hayvanlar da çığlık atmaya başladılar. Önümdeki hayvan kuyruğuyla belimi kavradı ve bir ağacın tepesine zıplayıp beni ağacın gövdesine savurdu. Şiddetle ağaca çarpıp yere, sırtımın üzerine düştüm. Çarpmanın etkisiyle kaburga kemiklerim göğüs kafesimi delip dışarı çıkmak istiyorlarmış gibi ciğerlerime battı ve ben artık havayı içime çekemez hale geldim. Öleceğimden kesin olarak emin bir halde yaşlarla dolu olan gözlerimi yumarken hayvanların benimle işinin daha bitmediğini anladım. Ağaçtaki dört hayvan kuyruklarını ayaklarıma ve kollarıma dolayıp beni havaya kaldırdılar ve beni dört bir yana gerdirdiler.
  Bırakın da öleyim diye düşünürken bayıldım.

NARSUSHikayelerin yaşadığı yer. Şimdi keşfedin