14. BÖLÜM: KULÜBE

81 6 3
                                        

3k olmuşuz. Okuyan ve ilgisi olan herkese teşekkür ederim. Umarım bu bölümde beklentilerinize karşılık verebilmişimdir. Medyada Arda var. İyi okumalar..
"Seni hiç bırakmayacağım."
"Ama bizim de bir sonumuz olacak."
"Hayır, sonumuz sonum olacak."
Ardından derin bir iç çekişle omzuna yaslandı kadın adamın. Çevredeki hiçbir gümbürtü o anki huzuru bozamazdı. O omuzlarda içinde hissettiği davetsiz kıpırtılar mutluluğunu tetiklerken kadının, hayatı boyunca bu mutluluğu arayacağından habersizdi. Adamın uzun kirpikleri ardındaki kapalı gözleri hüzünle kavrulmuş yaz sıcağı gibiydi. Kadın içinse o sıcakta erimemek mümkün değildi. Huzurun tablosunda çalan pembe müzik yerini yavaş yavaş remixlere ve kırmızı yeşil spot ışıklarına bıraktı. Bir aydınlanıp bir sönen, birbiriyle bütünleşmiş bu iki vücut beni bir anlığına bambaşka diyarlara götürmüştü. Koluma değen elle irkildim.
"Napıyorsun burada?" Kafamı onlardan karşımdakine çevirirken söylendim.
"Sen söylemedin mi barda bir tur atın diye! Atıyoruz işte!" Baktığım yere bakınca o da gördü. Onlara bakarken ben nedense utanmış başımı önüme eğmiştim.
"Napıyor onlar orada?" Bileğinden tutup çekiştirme sırası bendeydi.
"Aman bize ne Temmuz! Hadi gidelim!"
Yerinden kıpırdamadan hain bir gülümsemeyle bana döndü. Yüzünü ara sıra aydınlatan ışık da bu yüzü daha da hainleştiriyordu.
"Dur bakalım doğru mu anladım? Küçük sert kızımız İlda aslında bir aşk böcüğü müymüş?"
"Saçmalama be. Sensin aşk böcüğü. Sadece merak ettim. Ondan öyle bakmışım. Ayrıca ne var yani, onların suçu. Millet eğleniyor oblar sarmaş dolaş dans ediyor. Kim olsa bakar."
Gülerek ya ya tabi dercesine bakınca ellerimi göğsümde kavuşturdum. Dik dik suratına bakıyordum.
"Çok eğleniyorsun di mi şu an? Aman ne eğlence! Gidiyorum ben!"
Bilerek omzuna çarpıp yeniden barı turlamaya başladım. Çevrede votkalar, viskiler dönerken boş durmak elbet çok zordu ama içersem saçmalayacağımı bildiğimden rahat duruyordum. Poflayarak zıplaya zıplaya dans eden insanların arasında dolaşıyordum. Sürekli birilerine çarpıyordum ama umrumda değildi. Biraz sonra kalkışacağımız işin gerginliği üzerimdeydi.
Tam o anda biri bana çarptı. Omzumdan başlayarak hissettiğim soğuk ürperti usulca göbeğime yol alırken neye uğradığımı şaşırmıştım. Bir hışımla kafamı kaldırdım. Karşımdaki çocuk tip tip suratıma bakıp bir anda kahkahalara boğulunca daha çok sinirlenmiştim. Belli ki sarhoştu. Sarhoşluğuna verip susmaya karar verdim. Arkamı dönüp yürüyecektim ki kolumdan tuttu.
"Özür dilerim ya!"
İlk önce eline baktım. Bu çekmesi için ona verilmiş bir şanstı. Neyse ki fark edip akıllıca hareket etti ve elini çekti.
"Diyorum ki özür dilee..!"
Öyle bir bağorıyordu ki elimle susturup bağırmak zorunda kaldım.
"Bağırma! Duyuyorum. Önemi yok!"
Sözünü kesip susturunca biraz utanmış gibiydi. Yeniden yürümeye yeltenince bir kez daha aynı hataya düştü ve tekrar kolumu tuttu.
"Hey sana bir özür borçluyum. Bir içki ısmarlamama izin ver."
Kolumu çekip ateş saçan gözlerle yüzüne bakarak "Bak, üstüme içeceğini döktün, bir şey demedim. Benim özel alanıma girerek kolumu tutma cüretini gösterdin. Yine bir şey demedim. Şimdiyse adeta bir cesaret timsalisin. Gerisi seni aşar." dedim. İçimden de bütün söylediklerimi duymuş olmasını diliyordum. Kafasını hafifçe geriye atarak alaycı bakışlarla beni süzdü.
"Ah yapma! Zor kızı mı oynayacaksın şimdi de?"
Tren raydan çıkmıştı bir kere. Sıkılı yumruğunu savurmak için kaldırmıştım ki Temmuz tanımlayamadığım bir yerden çıkıp çocuğa omuz attı. Çocuk yana savrulurken Temmuz arkasına bile bakmadan beni omuzlarımdan tutup yavaşça ittirerek zorla oradan uzaklaştırdı. Bense hala arkama bakarak çocuğa delici bakışlar atmakla meşguldüm. Kalabalığın arasından bağırdım.
"Çıkışta gel lan! Görüşeceğiz oğlum seninle! "
Temmuz beni çekiştirmeye devam ederek söylendi. "İldaa yeter artık!" Ben hala o tarafa baknaya çalışıyordum.
"Ama duymadın mı neler dediğini? O başlattı."
İşte şimdi küçük çocuklar gibiydim. İşaret parmağını dudaklarıma koyarak beni susturdu. Barın köşesinde tuvaletlerin odluğu yerdeydik. Barın diğer kıyılarına göre biraz daha tenhaydı. Birkaç çift de duvar kenarlarında pinekliyordu. Temmuzun yüzü bana dönüktü. Omuzlarımdaki elini çekmemişti. Dudaklarımdaki parmağı beni ona bakmaya zorluyordu.
"Sakin ol. Sabahki işi bok ettik zaten. Bir aksilik olsun istemiyorum. Bazı şeylere gözünü yum. Buradan kurtulacağız. Bir yolunu bulmaya çalışacağım. Senden sadece sabretmeni ve öfkene hakim olmanı istiyorum. "
Bu bana ilk umut vadedişiydi. Durduk yere ve aniden gelen. Tarifi imkansız şeylere neden olan.
"Peki hakim olduğum bu öfkeyi senin üzerine salabilir miyim?"
Hain gülümseme yeniden baş göstermişti.
"O kadar kolay değil. İddiayı kaybettin unutma." Gözlerimi devirdim.
"Bu hareketi yapmayacaksın. İlk kuralın. Aklında tut."
Tam itiraz edecekken kaldırdığı tek kaş ağzımı kapatmam için yeterliydi. Madem bir iddiaya girmiştik sonuçlarına katlanacaktım. Ben kafamı bara çevirdiğimde birkaç paketi çoktan cebime tıkmıştı. "Bar kalabalıklaşıyor. Başlıyoruz." Huzursuzca yanından ayrılıp kalabalığa karıştım. Bir yandan da söylediklerini düşünüyordum. İlk defa kurtulacağımızı söylemişti, bir yolunu bulacağını. Yapabilir miydi gerçekten? Saplandığımız batakta daha da dibe sürüklenmekten kurtarabilir miydi bizi? Boş laflar etmediğini gayet iyi biliyordum. Temmuz dediyse yapardı.
Şimdi işime odaklanmalıydım. Derin bir nefes alıp ilk hedefimi gözüme kestirdim. Köşede elleri ceplerinde kapüşonlu bir çocuk duruyordu. Tekinsiz görünüyordu. Usulca yanına süzüldüm. Ve bingo! Hedef tam on ikidendi. 2 paket birden uçmuştu. Geriye 5 paket kalmıştı. 36 paketin satılması gerekiyordu. Temmuz bize 7'şer paket verip gerisini kendisinin halledeceğini söylemişti. Doğal olarak kimse itiraz etmemişti. Tabi bir de Arda'yı malları kullanmaması için tehdit etmişti. Kalan 5 paketi bitirip Arda'ya göz kulak olma niyetindeydim. Her şeyi berbat etmesine izin veremezdim.
İlki kadar kolay olmamıştı. Kalan 5 paketi satmam bir buçuk saatimi almıştı. Belli aralıklarla bizimkilerle göz göze gelerek işaretleşiyorduk. Ben bitirdiğimde Temmuz da bitirmiş, Arda'nın 4, Büşra'nınsa 3 tane kalmıştı. Temmuz toplayıp onları da satmak için yanımızdan ayrılmıştı. Büşra ve ben de Arda'nın kollarına girip köşeye götürmüştük. Böyle olacağını biliyordum. Resmen yığılıp kalmıştı. Ne kadar kendine getirmeyi denesek de olmuyordu.
Büşra'ya dönüp "Tüm mallar bitti mi?" diye sordum. Çaresizce başını sallayıp "Hepsini Temmuz'a verdim." deyince sırtımdan iyice soğuk terler dökmeye başladım. Arda terden sırılsıklam olmuştu. Sesimi duyurmaya çalışarak Büşra'ya bağırdım. "Sen yanından ayrılma! Ben Temmuz'u bulup geliyorum! "
Yana yakıla aramaya başladım. Birkaç dakika sonra kolundan tutmuş sürüklüyordum. Durduğumuzda "Malların hepsini satmadığını söyle." dedim ve büyük bir korkuyla cevabı duymaya hazırlandım. "Grup buldum bir tane. Topluca kafayı bulacaklar heralde. Hepsini birden sattım. Şansımız yaver gitti bu gece."
"Sen öyle san. Arda krize girdi."
Tepki vermeden "Ee yani?" diye sorunca donakaldım.
"Ne yani? Kriz işte. Mal bulmamız lazım."
Sabırla gözlerimin içine baktı. "Bak bunu sana daha o gece söylemiştim. Onları bırakır yoluma devam ederim demiştim."
"Ama.."
Bir anda müzik sustu. İçeriye dolan kırmızı mavi ışıklar belanın habercisi gibiydi. Bir telaş her yerimi sararken Temmuz'a baktım. Her zamanki gibi ifadesizdi. Yanından sıyrılıp Büşra ve Arda'ya doğru koşmaya başladım.
Arda hala baygındı. "Biz mal bulmaya çalışacağız. Bir şekilde idare et. Sizi buluruz."
"Nasıl idare edeceğim? Şu halimize bak! Her şey buraya kadar. Polislerle gideceğim. Onu da yanımda götüreceğim."
"Ya aileniz? Onlar ne olacak peki?"
"Ya Arda? Ölümüne seyirci kalamam. Polislerle gideceğim."
"Saçmalama!"
"Hayır İlda! Sonuçlarına katlanacağım. Ben daha fazla direnemem."
Çaresiz gözlerine son bir defa bakıp arkamı döndüm. Son hızla Temmuz'un yanına gittim. Kulağıma eğildi. "Arama yapıyorlar. Sattığımız adamlar bizi ifşa etmeden tüymemiz lazım. Tuvalette bir pencere var. Oaradan atlayıp kaçacağız. Şimdi fark ettirmeden yavaş yavaş oraya yürü." Dediğini yaptım. Arkamızdan gelen ses felaket alarmı gibiydi.
"Siz ikiniz, olduğunuz yerde kalın!"
Temmuz'la birbirimize baktık. Kırptığı gözleri bacaklarıma gerekli emri vermişti. Aynı anda tuvalete koşmaya başladık. Bir kurşun bacaklarımızın hizasında bir vızıldamayla geçti. Kapıyı açıp beni de içeri aldı. Yüklenerek kilitledi. Karşıdaki pencereye koştum. Koluna asıldım ama sıkışmıştı. "Bu sıkışmış." Dirseğini hızla cama geçirdi. Kapıyı zorlamaya başlamışlardı. Cam tuzla buz olurken ikimiz de aşağı baktık. Yerle arası 2 metre ya var ya yoktu. O önden atladı. Ben de omzuna tutunarak arkasındna atladım. Atlamamızla birlikte kapı da kırılmıştı.
Nereye gittiğimizi bilmeden koşuyorduk. Kalabalık sokaklara girip çıkıyorduk. Arkama dönüp görmeye çalıştım. Temmuz o kısa sürede elime yapışıp beni koşmaya zorladı. "Hala peşimizdeler. Arkana bakmadan koş." Elimi bir anlığına çekmek istesem de son anda vazgeçtim. Zaten o da izin vermemişti. Sokakları ardımızda bırakıp çay tarlalarının olduğu bir yere gelmiştik. Çevredeki toplu kulübeler göze çarpıyordu. Ben evlere yönelmişken kolumdan asılıp tarlaların arasına soktu. İki dakika sonra kendimi çay yapraklarının içinde buldum. Ağzıma doluşan yaprakları tükürdüm.
"Şşş."
"Ya ne var yapraklar.."
"Beş dakika sus ya nolur!"
Düştüğüm yerde doğrulup çömeldim. İki polis görüş alanıma girmişti. Temmzu ve ben iyice eğilmiştik. Durup çevreyi kontrol ettiler. Sağ taraftan adım sesleri gelince koştura koştura o tarafa saptılar. Sokak lamabalarının yarım yamalak aydınlattığı yolda gözden kayboldular.
Bir tepedeydik. Gittikleri yere bayağı uzattık. Fısıltıyla sordum. "Gittiler mi?"
"Evet."
"Şimdi ne yapacağız?"
Cevap vermeyince "Hadi kalacak bir yer bulalım." dedim. Tarlanın ortasına uzanıp ellerini başının altına koyduktan sonra "Bence burada kalabiliriz. Çok rahat." deyince karanlıkta göremeyeceğini düşünerek gözlerimi devirdim.
"Kıçımın donması için mi Temmuz? Ben almayayım. Kalacak bir yer bulmaya gidiyorum. Geliyor musun?" Doğrulup üstünü başını silkerken ofluyordu. Ben çoktan ayağa kalkmış onu bekliyordum.
"Nerede kalacağımıza dair o muhteşem planını çok merak ediyorum. " dedi kalktıktan sonra. Ben tepeyi inerken "Onu bana bırak." dedim. O sırada gök gürledi. İkimiz de durup göğe baktık.
"Sana bırakacak kadar zamanımız yok. Yağmur indi inecek."
Dudaklarımı dişlerken tepeyi inmeye çalışıyordum. Esen sert rüzgar saçlarımı önüme getiriyor, görmemi engelliyordu. Tabi olan oldu ve ben ikinci defa kendimi yaprakların arasında buldum. Sinirle saçlarımı toplarken Temmuz'a baknaya çalıştım. Tepede ileriye bakıyordu. Ben de o tarafa baktım. Gidebileceğimiz kulübeler oradaydı. Ama yağmura yakalanmak istemiyorsak hızlı koşmalıydık. Soğuk esen rüzgar da bize yardımcı olmamakla birlikte içimde debelenen filleri de azdırıyordu. Herhangi bir uzvumu hissedebileceğimi sanmıyordum. Sürekli koşmuştuk ve beş dakika boyunca soğuk çay yaprakları üstünde oturmak zorunda kalmıştım. Bu sırada soğuyan terim üstüme yapışmıştı. Biraz şanslıysak bunun üstüne bir de yağmur yemeden ısınabileceğimi umuyordum. Koşar adımlarla tepeden inip yanıma geldi. Bense bala düştüğüm yerden kımıldamamıştım.
"Kalkmayı düşünüyor musun yoksa yağmurun altında kendi kendine romantik anlar mı yaşamak istersin?" Gözlerimi devirip üstümü silkeleyerek ayağa kalktım.
"Bu hareketi yasakladığımı sanıyordum." İtiraza yeltenen beynim bir anda sustu. Bir mırıldanma eşliğinde dudaklarımdan döküldü.
"Bütün kokoreçlere lanet olsun."
Çarpık bir gülümseme attıktan sonra yola çıktı. Ben de peşinden çıktım. Hızlı adımlarla sokağı arşınlamaya başladık. Bize en yakın kulübe çıkacağımız koca bir yokuşun arkasındaydı ve ben şimdiden nefes nefese kalmıştım. Durup soluklanırken Temmuz çoktan araya 3 metre koymuştu. Arkasına dönmeden bağırdı.
"Sırılsıklam olmak mı istiyorsun!?" Cevap bile vermedim. Çakan bir iki şimşeğin ardından etraf aydınlandı. Bulutlar bu anı bekliyormuş gibi bütün hislendiklerini aniden üzerimize boşalttılar. Koşarak ona yetiştiğimde söylenmeden edemedim.
"Bir kez de haklı çıkma." O da koşmaya başlamıştı. "Bir kez daha haklı çıkmadan o güzel bacaklarını emretsen iyi olur. Daha hızlı koşmalıyız." Ve daha hızlı koşmaya başladık. Tepeyi çıktık sayılırdı ama yağmur hızını azaltmıyordu. Biraz yavaşladım.
"Neden durup biraz ıslanmıyoruz? Hani sadece aptallar ıslanırdı yağmurun altında?"
Durup gözlerinin içine baktım. Kaygan bir buz soluk borumu yakarak sol tarafımda bir yerlere düştü. O an durdum. Bilmem kaçıncı sonsuz salisenin bilmem kaçıncı sonsuz anındaydık. Asla yaşanmayacağını bildiğiniz ve asla sıradan olmayan o anlardan biriydi. Sigarayı yaktığınızdaki ilk çıtırtı gibi, dudaklar birbirine kenetlenmeden önceki son an gibi, hoş bir kokuyu içine çekip tuttuğun sayılı saniyeler gibi, ilk kez hız trenine bindiğin an gibi, bir yıldızın kayarken dünyada görüldüğü son an gibi, bir daha göremeyeceğini bildiğin birinin arkasından el sallamak gibi, çok sevdiğin insanla aynı karede yer aldığını bilmeyenin heyecanıyla aynı kameraya gülümsediğin o an gibi. Umutlu ama uçurumdan atlarcasına. Açtım ellerimi ve göğe baktım. Kendi etrafımda bulutlarla dönüyordum. Karanlık bulutlarla. Bir yerlerden ay ışığı sızıyordu rüya gibi anlara ve bu ana. Sonsuzluğuma, sonsuzluğumuza. Yaşıyordum. Beni terk eden ruhum kırmızı bayramlıklarını giymiş yağmur topluyordu yangınlardan.
"Hasta bir İlda istemiyorum. Daha sabah ağrıdan ölüyordun." Yeniden bileğime kapanmıştı elleri. Bu sefer kolumu kurtardım. Bu andan beni kopardığı için ona kızgındım.
"Bu alışkanlığından vazgeç."
Hızla dönüp "Her istediğimi yapabilirim ve gıkını çıkaramazsın." deyince dudaklarımı dişlemeye başladım.
"Şimdi o kulübeye kadar koş. Anladın mı?" Gözlerimi de deviremiyordum ki. Mecburen dediğini yaptım ve biz yeniden koşmaya başladık. Nefes nefese ahşap kulübeye vardık. İlk beş altı basamağı tırmanıp tentenin altına sığındık. Üstümüzdekileri sıktığımızda resmen bir kova su çıktı. Soluk soluğa sordu:
"Ee ne diyeceğiz?"
Hiç düşünmeden zile bastım. İçeriden tıkırtılar gelmeye başladığında beyin kıvrımlarım hareket etmeye başlamıştı. Kapı açıldığında ikimiz de doğrulduk. Kadın ikimizin suratına boş boş bakıyordu.
"Buyurun daa kime bakmuşdunuz?"
Bir an duraksadıktan sonra Temmuz'a şöyle bir bakıp söz aldım.
"Aslında kimseye." Kadın kaşlarını çatınca devam ettim.
"Şey. Biz. Malum hava. Yağmur sağanak. Kaldık da dışarıda. Sıcak bir yere ihtiyacımız var. Çok yağmur yedik."
Kadının sımsıcak gözleri Temmuz'a döndü. Hemen farkına vararak Temmuz'un omzuna dokundum.
"Abim. Dışarıda kaldık dediğim gibi. Annemlerle gelmiştik. Kaybolduk sanırım çay tarlalarının arasında. İlk kulübe burasıyd. Bizi kabul edeceğinizi düşünmüştük ama. Değil mi abiciğim?" İkaz dolu gözlerle ona döndüm. Şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdıktan hemen sonra kafasını salladı.
"Evet evet kaybolduk biz." Sonra bana dönüp ekledi.
"Kardeşimle."
Kadın birden gülümsedi. Küçük gözleri ışıldamıştı böyle gülümseyince. "Ha buralar hep yağmurludur. Ne dikilisiniz kapıda geçin içeru da. Uşağum kolun da yağmurdan kaçariken olmuş herhalde. Ona da bir hal çaresi bakalum." Kapıdan içeri adımladığımda eşikte durup Temmuz'u bekledim. Kadın çoktan içeri doğru yürümüştü. Koluna baktım. Dirseğinde bulanık kan lekeleri vardı.
"Camı kırdığında oldu herhalde."
"Hissetmedim bile."
"Diğer yaran ne durumda?"
"Hallettim ben onu. En azından artık kanamıyor." Üst katta köşedeki bir odayı bize ayırmıştı Safiye teyze. Ayaküstü hoş bir sohbet ettik kapının önünde. İki oğlu varmış Safiye teyzenin. Bir tanesi İstanbul'da mühendislik okuyormuş. Diğeri de karısıyla birlikte bu evde yaşıyormuş. Anlattığına göre çok huysuz bir gelini varmış Safiye teyzenin. Çok inatçıymış.
"Gerçi benim beyun inadunun yanında lafu mu olur da!" diye geçiştirdi ama anladığım kadarıyla fazla yormuş bu gelin Safiye teyzeyi.
"Neyse de hayde siz üstünüzü başınızı değiştirun. Ben de aş ısıtayrum." deyip odamıza gönderdi bizi. Odaya girdiğimizde gördüğüm tek yatak beni tabii ki de şaşırtmadı. Kendi kendime söylendim.
"Aferim İlda. Abim dersen olacağı bu." Temmuz bir eli belinde diğer eli saçlarında bana döndü.
"Baştan söyleyeyim beni kanepeye falan yollayamazsın. Çok istiyorsan gider kendin yatarsın." Vücudumun verebildiği tek tepki ıslak saçlarımdan yere damlayan yağmur damlasıydı. Yatağa yürüyüp üstündeki giysileri elime aldım. Bir şalvar, bir yemeni, bir yelek ve gayet şıngırtılı bir yazmaydı elimdekiler.
"Şaka yapıyor olmalısın." Temmuz bir anda kahkahalara boğulunca kaşlarımı çatarak ona baktım. Gözüm yataktaki diğer giysilere ilişince kahkaha atma sırası bendeydi. Slyah bir şalvar, beyaz çoraplar, beylik ceketi ve bir kep Temmuz'u bekliyordu. Kıyafetlerini gördükten sonra aniden ciddileşmesi daha da gülmeme sebep oldu. Boğazını temizleyip "Hiç komik değil." dedikten sonra kıyafetleri eline aldı. Burun kıvırıp yeniden yatağa attı. Sıkıntıyla iç geçirip tek hareketle kazağını çıkardı. Şaşkınlıkla hemen arkamı döndüm.
"Bir anda yapmasana şunu!"
"Utangaç saf kız İlda! Aşk böcüğünden sonra bak bu iyiydi."
"Kapa çeneni! Giyindiysen çık dışarı! Ben giyineceğim."
"Hayır beraber ineceğiz. Bu bir emirdir."
"Of bari arkanı dön."
Birkaç hışırtının ardından "Tamam ben hazırım. Giyinceksen giyin." deyince arkamı döndüm. Gördüğüm manzarayı hiçbir şey açıklayamazdı.
"Gülme bu da bir emir!"
Gülmemek için dudaklarımı dişlemeye başlamıştım. Elleri belinde arkasını döndü. Ben de çabucak üstümdekilerden kurtuldum. Kafası hafif yana doğru çevrilince elimdeki ıslak kıyafetlerden birini ona fırlattım.
"Dönmee!"
"Sanki bir daha göremeyeceğim."
Gelen mırıldanmayı anlamamıştım.
"Efendim?"
"Yok bir şey."
Yazmamı da bağladıktan sonra "Hazırım hadi inelim." dedim. Arkasını döndüğünde o da gülmemek için kendini zor tutuyordu. Dışarı çıkıp aşağı indik. Tüm aile oradaydı. Küçük bir tanışma faslı ve yalanlar zincirinden sonra yaşlı adamın çok iyi kalpli ve Safiye teyzenin dediği kadar inatçı olduğuna ve gelinin cidden huysuz olduğuna karar vermiştim.
Yorgun olduğumuz bahanesiyle erkenden odaya çekildik. Gaz lambasını yaktım. Bir süre alevin hareketlerini izledim.
"Şimdi biz kimden kaçtık Temmuz? Kötü adamlardan mı yoksa polislerden mi?" diye sordum gözlerimi alevden ayırmadan.
"Hikaye daha bitmedi." Bu kelimelerden sonra içime bir karanlık çöktü.
"Hiç kurtulamayacağız değil mi? Sürekli birilerinin ölümüne neden olacağız." Sesi odanın diğer ucundan geliyordu. "Saçmalama İlda. 2 3 sokak serserisine pabuç bırakacak değilim. Değer verdiğimiz insanlar ellerinde olmasa çoktan ortalık karışmıştı."
Ellerimi oturduğum yatakta geriye atarken mırıldandım.
"Şu an bunların hiç birini düşünmek istemiyorum."
"İyi madem. Sandığım kadar kötü bir yalancı değilsin. Demek abi ha!" Sesinden gülümsediği çok belliydi. Oturduğum yerde kafamı ona çevirdim. Pencereden dışarı bakıyordu. Sarımsı sokak lambası yüzünün bir kısmını aydınlatmıştı.
"Bence gayet yaratıcıydı."
Biraz duraksadı. Başını cama yasladı.
"Neden nişanlı değil de abi?" sorusu karşısında kaşlarımı çatmıştım. Nedense bir an çok saçma gelmişti. Bu saçma soruya bir o kadar saçma bir cevap verilmeliydi.
"Yüzüklerimiz yok." Hafifçe gülümseyip bana baktı. "Tek sorun bu yani. Zaten yüzüklerimiz olsa da takacağım insan sen olmazdın."
Yapmacık bir gülümsemeyle güldüm.
"Ben de o yüzüğü takmak için yoluna ölürdüm zaten emin ol."
Ciddi bir tavırla yatağa yaklaştı.
"Senin yerinde olmak isteyen bir sürü kız vardır." Ani bir hareketle atılıp kepini kaptığım gibi odanın diğer ucuna koştum.
"Bu tiple birlikte aynı odada kalmak isteyen kızlar öyle mi Temmuz efendi?"
Sinirle peşimden koşarken ben gülüyordum.
"Ver şunu!" Yatağın üstünden atlarken taklidini yapıyordum.
"Vor şono. Gel de al bakalım!"
Arkamdan yatağın üstüne uçtu resmen. Kıvrak bir hareketle yatağın köşesinden döndüm. Peşimden cama yapıştı. Küçük böceklere benzemişti bu haliyle. Durup ona kahkaha atarken beklemediğim anda dibimde biterek beni yatağa fırlattı. Düşerken son anda kepi havada yakalamıştım. Öküz gibi yüküyle tepeme çıkarken kepi tutabildiğim kadar uzakta tutmaya çalışıyordum. Vücudumun üstünden kepe uzanmaya çalışıyordu. Gözlerimi kepten ona çevirdiğimde yüzü sadece birkaç santimetre uzağımdaydı. Bu an gülerken bir anda ciddileşmesi sebep oldu. Çünkü onun da dikkati kepten bana yoğunlaşmıştı.
"Dediğim gibi yerinde olmak isteyen bir sürü kız var." diye fısıldadığında ben de içimden dua ediyordum. "Allah'ım lütfen kalbimin sesini duyuyor olmasın."
Zorlukla nefes alıp konuştum. "Abiciğim eğer biraz daha üzerimden kalkmazsan kardeşin hakkın rahmetine kavuşacak." Bu sırada şu anın sonsuza dek sürmesini isteyen iç sesimi tokatlıyordum.
"Sikerim abisini."
Üstümden kalkmak için herhangi bir girişimde bulunmayınca ellerimle omuzlarından ittirdim. Bu hareketin bana tek kazandırdığı ellerimin başımın üstünde birleştirilmesi oldu.
"Kalk üstümden." diye fısıldadım.
Karanlık bakışları gözlerime sabitlendi. Parfümüyle karışık erkeksi kokusu burnuma sızmaya başlamıştı.
"Hiç bir erkek sana bu kadar yaklaşabildi mi? Her şey olabilirsin ama asla küçük bir fahişe değilsin İlda Akdeniz."
Şaşkınlıkla kaşlarımı kaldırdım. Ne hissetmem gerektiğini bilmiyordum.
"Kalın kafan bastı demek."
"Peki hiç biri öptü mü bu dudaklardan? Hırsızlık yapıp bir şeyler çalmalıyım senden."
İtiraz etmiyordum. Denemiyordum bile. Gözlerimi kapatmış bekliyordum. Ve bu beni dehşete düşürüyordu. Heyecandan ölüyordum.
Yavaşça dudaklarıma eğildi. Aniden gelen kapının sesiyle ikimiz de ayağa fırladık. Eşikte duran gelinin ağzı şaşkınlıkla gerilmişti. Hemen ardından kollarını kavuşturarak kurnaz bir gülümseme atınca utancım ikiye katlandı.
"Ha şimdu elume duştiniz daa!"

SİS 34Bağımlısı olacağınız hikayeler. Şimdi keşfedin