Güneş batıp karanlık çökerken gökdelenin çatısında oturup düşünceleriyle savaşan Jungkook yanındaki hareketlilikle duruşunu bozmadı, Namjoon'un geldiğini biliyordu. "Cezalandırılmak için elinden geleni yapıyor gibisin bugünkü görevini de yerine getirmedin."
Kısa bir iç çekişten sonra "Şu an burada, bu düşüncelerin altında ezilmekten daha büyük ceza var mı ki?" dedi.
"Neden insanmış gibi duygusal davranıyorsun?"
Bu soru onun, gökdelenin en dibine çakılmasına neden olmuş gibiydi. Gözlerini kapatıp kafasının içindeki sesleri dinledi. Anlamsız birkaç gürültüden başka hiçbir şey yoktu. Gözlerini açıp aniden "Jimin'e aşık oldum hyung" dedi. Namjoon, siyah saçlı çocuğun beklediği tepkinin aksine gülümsemişti. "Biliyorum"
İçindeki yıpranmış umuda tutunarak hevesle Namjoon'a döndü kolunu sıkıca tutuyordu "Bir yolu olmalı"
"Bir yolu olsa senden saklar mıyım? Ya da öylece hiç yaşamamışsın gibi yok olup gitmeni ister miyim Jungkook kabul et artık. Senin istediğin gibi bir yolu yok bu işin"
Elleri hâlâ Namjoon'un kollarındayken titreyen sesiyle "Onu bırakmayacağım" dedi. "İçimde öylesine güçlü bir his var ki bütün gücüyle Jimin'e bağlıymış gibi" Buruk bir gülümsemeyle devam etti "Hem Jimin de seviyor beni, gidersem çok üzülür"
"Hiç yaşamamış gibi yok olmak daha iyi bir çözüm mü?"
"Jimin olmadan yaşamaktan daha iyidir"
Namjoon onun gözlerindeki kararlılığı gördüğünde daha fazla fikrinden vazgeçirmeye çalışmak istemedi. "O hâlde git, Tanrı seni çağırana kadar kalan günlerini istediğin gibi geçir"
Tam da öyle yapacaktı, hızlı adımlarla apartmanın merdivenlerini tırmanırken kalbi hızla çarpıyordu. Sonunda Jimin'in dairesine ulaştığında derin bir nefes verip kendini topladı ve yüzüne sahte bir gülümseme yerleştirdi. Zili çalmıştı ama kapıyı açan yoktu üstelik içeriden ses de gelmiyordu.
Omuzları düşerken yüzü tekrar asılmıştı kendi evine gitmek üzere arkasını döndüğü sırada kapı açıldı. Karşısında dağınık saçları ve yeşil kurbağalı pijamalarıyla Jimin vardı. Gülümsemeden edememişti "Uyandırdım mı?"
Tek gözü açık tek gözü kapalı bir şekilde kafasını aşağı yukarı sallayan beden kapıyı biraz daha açarak onun içeriye girmesini beklemeden eski yerine dönüp yattı. Jungkook içeri girip kapıyı kapattıktan sonra onu takip edip salona geçmişti.
"Bu saatte neden uyuyorsun?"
"İşten döndüm ve saat gece yarısını geçti Jungkook rüyanda beni mi gördün de geldin?"
Jungkook saatin bu kadar geç olduğunu farketmemişti, yüzünde yalandan bir öfke belirirken "Beni neden çağırmadın işe giderken?" diye sordu. Jimin yattığı yerden hızla kalkarken hemen kendini savunmaya geçmişti.
"Dalga mı geçiyorsun yüz kere mesaj attım bin kere aradım birine bile geri dönmedin sana bir şey oldu sandım işi bırakıp buraya tekrar döndüm hatta kapında bekledim. Şimdi bir anda ortaya çıkıp bana bunu mu soruyorsun cidden?"
Jimin'in gözlerinde sinirden çok endişe vardı. Çok fazla endişelendiği içindi bu ani çıkışı. Jungkook yüzündeki ifadeyi yumuşatırken kollarını Jimin'in ince beline sardı başını da omzuna koyup burnunu boynuna gömmüştü. "Özür dilerim Jimin-ah bir daha yanından ayrılmayacağım"
Jungkook'un nefesleri sarı saçlı çocuğun boynuna çarparken zaman dursun istiyordu. O da kollarını, beline sarılan bedenin sırtına sarıp sakinleşmeye çalıştı. "Korkuyorum" titreyen sesiyle derin bir nefes alıp devam etti gözleri dolmuştu. "Hayatım boyunca kimi sevsem başına bir şey geldi sanki lanetliymişim gibi"
Siyah saçlı çocuk elinin birini minik bedenin saçlarına yerleştirip okşamaya başladı onu rahatlatmak istiyodu. "Ben bir yere gitmiyorum ama" Jimin başını yasladığı göğüse daha çok sırnaşırken bir kediden farksızdı.
Bir süre böyle sessizce durduktan sonra kısa boylu çocuk kendini geri çekip suratına huzurla bakan bedenin ellerini kavradı. "Bir daha bu kadar çok merakta bırakma beni" yüzünde küçük bir tebessüm oluşurken "Bırakmam" dedi.
Jimin parmak uçlarına çıkarak Jungkook'un yanağına kısa bir öpücük kondurduktan sonra utanarak kanepesindeki eski yerine döndü. Jungkook ise birkaç saniyeliğine hareketsiz kalmıştı. Onun her hareketinin üstünde bu kadar etki bırakması onu delirtiyodu. Yalandan boğazını temizlerken kendine gelip koltuğun boş tarafına yanına oturdu.
Yanındaki bedene dönüp merakla "Ee ne yapacağız şimdi?" diye sormuştu ama Jimin'in gözleri kapanıyordu. Hiç sormamış gibi davranarak onu nazikçe omuzlarından tutup dizine yatırdı. "Uyuyalım" dizindeki bedenin gözlerinin önüne düşen saçlarını işaret parmağıyla geriye çekip onu izlemeye başladı.
"Tanrı böyle olacağını bildiği hâlde neden seni karşıma çıkardı ki?"
Rüyalarına giren yüzünü göremediği bedenin sesi bir anda kulaklarındaymış gibi hissetmişti, "Kader Jeongguk"
...
Siyah saçlı çocuk güneş doğarken Jimin'i koltukta bırakıp ona kahvaltı hazırlamak için mutfağa adımladı. Dolabı açtığında su şişeleri ve birkaç kutu bira onu karşılamıştı. Memnuniyetsiz bir şekilde dolabı kapatırken aklına çörekler geldi. Jimin'i geçenlerde kahvaltıda çörek yerken görmüştü.
Her şeyden habersiz uyuyan bedeni uyandırmamak adına temkinli bir şekilde evden çıkıp birkaç dakika içinde elinde çöreklerle eve dönmüştü. Hâlâ uyuyor mu diye kontrol etmek için salona gittiğinde Jimin'in uyandığını ama hâlâ koltuktan kalkmadığını görmüştü. "Uyanamadın mı?"
Jungkook'un sesiyle irkilen Jimin, yüzünü kapıdaki bedene döndüğünde ayağa kalkıp ona doğru yaklaştı. Gözleri dolmuştu, bunu gören Jungkook elindekileri yere bırakıp küçük bedeni omuzlarından kendine çekerken baş parmağıyla da gözyaşlarını sildi. "Sorun ne?"
Sorusuna cevap vermeden kollarını Jungkook'un boynuna sarıp derin nefeslerle kokusunu ciğerlerine hapsediyordu. "Kâbus gördüm"
"Dediğin gibi sadece bir kâbus, gerçek değil ki"
Jimin kafasını kaldırdığında Jungkookla yüzleri karşı karşıya gelmişti. Siyah irislerine bakarken kalbinin neden bu kadar hızlı çarptığı konusunda hiçbir fikri yoktu. Gözlerini kapatıp parmak uçlarına yükselirken şişkin dudaklarını Jungkook'unkileriyle birleştirdi.
Nazikçe öperken gözlerinden süzülen yaşlar Jungkook'un yanaklarına da değiyordu. Buna aldırış etmeden ellerini siyah saçlara daldırıp öpüşmelerini derinleştirdi. Jungkook ise kollarını Jimin'in ince beline sarmış, dudaklarının hareketine eşlik ediyordu.
Kısa süre sonra nefessiz kaldıklarında kısa olan kendini geri çekti. Ellerini de tekrar Jungkook'un boynuna sarıp göğsüne başını yaslarken uzun olan da sarı saçlara burnunu gömüp küçük bir öpücük bıraktı.
"Seni seviyorum." Ağladığı için kendini toplamak adına derin bir nefes alıp konuşmaya devam etmişti "Bu belki samimi gelmiyor belki de diyorsun ki iki gün önce başkasından hoşlanmıyor muydun şimdi bunu nasıl söyleyebilirsin? Ama öyle değil Jungkook-ah. Bazen kısa bakışların bile öylesine anlamlı geliyor ki... Sanki kalbim tüm her şeyiyle sana bağlıymış gibi. Sanki senden önce yaşamıyormuşum gibi hissediyorum. Varlığım seninle anlam bulmuş gibi. Bütün bunları ne zamandan beri hissediyorum bilmiyorum ama artık duygularımdan eminim. Herhangi bir yerde herhangi bir zamanda seni hep sevebilirim"
Çenesini başını yasladığı göğüse koyup sevdiği çocuğun gözlerinin tam içine bakarken devam etti "Sen de herhangi bir yerde, herhangi bir zamanda beni sev olur mu?"
Uzun olan buruk bir gülümsemeyle fısıldayarak "Herhangi bir evrende seni bulup hep seni seveceğim Jimin-ah"
ŞİMDİ OKUDUĞUN
Basorexia [Jikook]
FanfictionKapısının önündeki çiçekleri eline alırken gözü üstündeki nota çarpmıştı "Gardenya çiçeğinin bir diğer adı da beni unutma çiçeğidir sevgilim" The story of Jikook.
![Basorexia [Jikook]](https://img.wattpad.com/cover/305813905-64-k897742.jpg)