Kardeşimin hikayesi ALEN. Bir gidiş, bir geride kalışın hikayesi. Deniz ve Alen köklerinden çok uzakta, okyanus ötesinde bir ülkede Avustralya, Melbourne' de yaşayan iki kardeştir. Her şey Alen'in birgün hayallerini gerçekleştirmek için bir iş t...
Deniz bir an kendini düşündü. Sevdiği kadını düşündü. Evet o da seviyordu. Ama aşık mıydı, Alen kadar seviyor muydu, ya da hiç böyle bir duygu yaşadımı kendi kendine düşünmeye başladı. Asla onun kadar bir kadını sevmedi. Bir nesneyi bir eşyayı... Her hangi bir insana ya da nesneye karşı bu şekilde yoğun duygular beslememişti. Hayatında bir kadın vardı. Onu seviyordu elbette. Ama kendinden daha fazla değildi. Ona bir şey olmasını istemezdi. Onu herkesten her şeyden korumak için elinden geleni yapardı. Ama hayatını onsuz düşünmek... Alen gibi etkilemezdi onu. İnsandı sonuçta. Üzülürdü. Ama mutlaka devam edecek gücü olurdu. Neler düşünüyordu böyle...
Aklı kendine kaymıştı. Hayatını düşünüyor, acılarını ölçüyor ve sanki Alen'in acısı ile yarıştırıyordu. Aslında cenaze törenlerinde çoğu zaman böyle olurdu. Herkes biraz ölen kişeye ağlardı ama daha fazla kendi içinde biriktirdiği acılara... Çünkü her insanın kalbinin bir yerinde ona, ölümden daha ağır gelen bir acısı durur. Unutamadığı acı tranvalarıyla, bazen bir cenaze töreninde cenk eder. Bazen unuttuklarını hatırlar. Bazı acılar vardır ki insan tabutta yatan ölüye dahi özenir. Çünkü yaşamak o an ölmekten daha zor gelir... Deniz de insandı işte. Acılar yarışmazdı elbette. Her insanın acı eşiği farklıydı. Bu adil de olmazdı. Ama düşünceleri oradan oraya yalpalanıp duruyordu. Bu buz gibi hastane odasında, sevdiğini kaybetmiş bir kardeşin baş ucunda bekliyordu. Biraz Alen oluyordu, biraz Deniz oluyordu... Bi an zamanı çok geriye sarmak istedi. Çocukluk yıllarına gitmek istedi...
Alen bahçede köpeği ile koşuyor eğleniyor gülüyordu. O zamanlar macera kitapları okumayı severdi. Elinde kitabı bahçede halının üzerine uzanmış bir gözü kitapta kulağında Alen'in kahkaha sesleri... Annesi sesleniyor mutfaktan "Yemek vakti." Mis gibi yemek kokusu geliyor. Masanın kenarında fırından yeni çıkmış kek. Elmalı, tarçınlı... Henüz dünya başlarına yıkılmamış, evlerinde cennet huzuru hakim. Akşama babaları gelecek. Her zamanki gibi yorgun. Ama onlardan saklamaya çalışacak yorgunluğunu. O çoğu şeyi o zamanlar anlayamayacaklar. Bu hatıra da bir çoğu gibi büyüyünce kalplerini sızlatacak. Babalarının yüzündeki çizgilerde sakladığı kederlerin izlerini, ilk yüz çizgilerinde görecekler... Hayatın insanın canını nasıl okuduğunu çok sonra anlayacaklar... Ama henüz mutlular...
"Jesica... Jesi..." dedi Alen. Deniz "Alen ben buradayım. Kardeşim lütfen kendine gel. Lütfen... Üzülme kardeşim. Geçecek... Bunu da atlatacağız beraber... Ben yanındayım." dedi... Kendi sözleriyle biraz da kendisini teselli etmek istercesine... "Abi Jesica öldü... Jesica gitti abi... Ben de ölmek sitiyorum. Onsuz yaşayamam ben abi. Ben onsuzluk ne demek bilmiyorum." dedi Alen ağlayarak. "Böyle konuşma. Yaşayacaksın. Jesica seni bu halde görse ne kadar üzülürdü. Onu hiç mi tanımadın. Onun için güçlü olman lazım. Çünkü o da böyle olmasını isterdi." dedi Deniz. Ellerini sıkıca tutarak. Alen susuyordu. Jesica'nın adını söylüyor ağlıyor susuyordu. Alen'in başını göğsüne aldı, öptü kokladı. Sözler teselliye yetmiyordu işte. Sarılmak bazen bir çok acıyı haffifletiyor, bazen yok ediyordu. Ama bu acı hiç bir acıya benzemiyordu. Zaman ağır aksak akıyordu. İkisi de o hastane odasında ne kadar süre kaldıklarını bilemeyeceklerdi. Ya da söylenenler, onları söylenen vakte ikna etmeye yetmeyecekti.
Ertesi gün Jesica'nın cenaze töreni vardı. Hristiyan adetlerine göre düzenlenen tören süresince Alen'in göz yaşları durmamıştı. Deniz onu bir an olsun bırakmıyordu. Tören mezarlıkta son bulmuştu. İnsanlar birer ikişer dağılıyordu. Alen mezarın başında çöktü kaldı. Jesica'nın ailesi Alen'i en az Jesica kadar severlerdi. Olandan bitenden haberdar olmuşlardı. Onlar da Alen de aynı acı ile yanıyordu. Onu suçlamadılar. Ama içlerinde bir yerden de ona kızdıkları doğruydu. Metanetlerini korumaya çalışıyorlardı.
Jesica'nın annesi Alen'in yanına geldi. O da onun olduğu yere çöktü. Hiç bir şey söyleyemedi. Başını çevirdi ve Alen'in yüzüne baktı. Yüzü yerdeydi. İki eli ile Alen'in başından tuttu ve yüzünü kendine çevirdi. Ağlamaktan yorgun düşmüş gözlerine baktı. Sanki on yıl yaşlanmış gibi duran yüzüne baktı uzun uzun...
Oops! Bu görüntü içerik kurallarımıza uymuyor. Yayımlamaya devam etmek için görüntüyü kaldırmayı ya da başka bir görüntü yüklemeyi deneyin.