17- tek doğru

291 35 40
                                        

Han Jisung

**

Aklım sarayda.

Daha doğrusu Lee Minho'da.

Haftalar oluyor. Aramızdakilerin ciddiyetini kestiremesem de biraz daha onu görmezsem kaçmak zorunda kalacağım gibi duruyor.

Rüyalarıma girmeye başlıyor. Yanımda olsa yapacağımız şeyleri orada yapıyoruz. Ter kan içinde uyanıyorum. Bu hafta beşinci.

Apar topar hazırlanıp kendimi yurttan mektebe atıyorum. Sınıfın gözdesi olmak epey zor. Yedi sekiz tane afiyette misin sorusunu aldığımda iyiyim deyip geçiştiriyorum. Zira onlara saraydaki aşığımla başrolde olduğumuz bir ıslak rüyadan kendimi zar zor kurtardığımı izah edemem.

İlk dersin ne olduğuna bile bakmıyorum. Hocamız içeri giriyor. Bugün milletlerde ordu düzeni ve disiplin hususunun üzerinde duracağımızı söylüyor ve bir de kıymetli bir misafirimizin olduğunu.

Yanağımı elime yaslayıp kapıya bakıyorum. Ve bir imkânsız oluyor. Bu adımları, yürüyüşü nerede görsem tanırım. "Sarayın ordusundan sorumlu genç komutan." diyor hoca. "Lee Minhoşi bu hususta rakipsiz." diye de ekliyor.

Dakikalar evvel rüyamda kucağındaydım. Koca elleri her yerimdeydi. Belki de uyanmamıştım.

Kolalı beyaz gömleğiyle sınıfıma girdiğinde kendime yalnızca bunun imkânsız olduğunu söylüyorum. Defalarca kez.

Hoca çıkıyor sınıftan ve Lee Minho doğrudan gözlerimi buluyor.

Sırama yapışıyorum. Tüylerim diken diken. Gözlerini çekmiyor. Çünkü galiba benim için geliyor.

Nasıl geçtiğini anlamadığım kırk dakikadan sonra sınıftan hışımla çıkıyorum. Bana elini bile sürmediği hâlde kan ter içinde onu peşimden sürüklüyorum. Bir alt katta boş olduğunu bildiğim sınıflardan birine giriyoruz.

Kapıyı beceriksizce kapattıktan sonra gömleğinin yakasına yapışıp dudaklarına gidiyorum. Fevkalade kokuyor, öleceğim. Kapıya yaslanıyor, nefes nefese dakikalarca öpüyorum onu. Belime tutunuyor, hırlıyor. Canına okuyacağım. Zorlanarak ayrılıyorum dudaklarından. Mesafe koymadan çaresizce soruyorum. "Senin ne işin var burada?"

Benim kadar darda. Eriyor gibi bakıyor gözleri. Fakat simsiyah. Hasreti benden beter. Çenemi, boynumu, saçlarımı öpüyor. "Ölüyordum sensizlikten."

İç çekiyorum. Kafam darmaduman. "Neler oluyor bilmiyorum ama gidemezsin." diye fısıldıyorum kulaklarına. Başını geri atıyor. Nefesi öyle titriyor ki karşımdaki acizliğini utanıp sıkılmadan öylece göstermesi müthiş şaşırtıyor. "Senin için geldim. Sarayda aklımı kaçıracaktım. Yüzünü görmek zorundaydım." Evvelden yazmış mı acaba diyorum şiir gibi kelamlarını. Lee Minho bana en romantik gününde. Kimselere göstermediği kalbini bile isteye ellerime bırakıyor.

Bayık gözleriyle dudaklarımı ondan bin beter olacağım bir şekilde öpüyor. Yönlendirmeme biraz bile müsaade etmiyor lakin kusursuz bir uyum yakalıyoruz. Elleri saçlarıma pek yakışıyor. "Seni öpmek zorundaydım." diye ekliyor bir de önümde iki büklüm.

Nefeslerimiz karışıp tüm sınıfı dolduruyor. Kapının yakınından geçen birinin içeride neler olduğunu anlayabileceği denli yoğun bir hava var. Bunun ötesi yok. Eminim, bundan fazlası bizden başkasında mümkün değil.

adrelfia // hyuninBağımlısı olacağınız hikayeler. Şimdi keşfedin