Mardin'in üzerine doğan ilk ışıklarla birlikte Vefa Hastanesi'nin heybetli binası kapılarını açtı. Konağın önünden kalkan araçlar hastanenin bahçesine girdiğinde, ekibin üzerindeki o günlerdir süren tedirginlik ve baskı yerini mesleki bir heyecana bırakmıştı. Ali'nin söylediği gibi her şey en ince detayına kadar düşünülmüş, onaylar alınmış ve tabelasına "Vefa" adı kazınan hastane tam donanımlı şekilde hazır edilmişti.
Adil, Ferman, Tanju, Nazlı, Doruk, Selvi, Açelya, Güneş heyecanla koridorlarda ilerleyip isimlerinin yazılı olduğu poliklinik odalarına dağıldılar. Her biri önlüklerini giyerken ait oldukları yerde olmanın huzurunu yaşıyordu. İstemsiz adımlarla ekibin arkasından sürüklenen tek kişi ise tabii ki Demir'di.
Demir:(asistan önlüğünü üzerine geçirirken bir yandan da söylenmeye devam ediyordu) Harika ya, tam kadro buradayız. Dışarıda çatışma çıksa ameliyathaneden sedyeyle barikata koşacağız herhalde! Biri beni bu rüyadan uyandırsın valla bak!
Açelya:(Demir'in yakasını düzeltip göğsüne hafifçe vurdu) Söylenmeyi bırak da hastalara bak Demir! Ali'nin kurduğu şu düzene bak, adam imkanı olmayan herkese kapıyı açmış. Biraz gurur duy sevgilim. –derken Ali'nin emriyle sabahın erken saatlerinden itibaren hastane kapısında duran duyuru panolarına ve köylere haber salınmıştı: Bu hastanede durumu olmayan hiç kimseden tek bir kuruş alınmayacak, tedavi imkanı olmayan her hasta şifa bulacaktır.
Bu haber Mardin ve çevre köylerde yıldırım hızıyla yayıldı. Yıllardır doktora ulaşamayan, parasızlıktan tedavisini yarım bırakan, çocuğunu ilaca kavuşturamayan yüzlerce insan birkaç saat içinde Vefa Hastanesi'nin bahçesini ve koridorlarını doldurdu. Yaşlı teyzeler, kucağında bebeğiyle bekleyen anneler, tarladan gelmiş çiftçiler... Koridorlar bir anda insan seliyle kaplandı.
Ferman ilk stetoskopunu hastasının göğsüne koyduğunda gözlerinin içi güldü. Nazlı, poliklinikte minik bir çocuğun kalbini dinlerken gözyaşlarını tutamadı. Tanju acil vakaları organize ederken bir an olsun tereddüt etmedi. Adil Hoca ise beyin cerrahisi polikliniğinde kendisini bekleyen hastaların dualarıyla güne başladı. Doruk, cildi ve yaraları zarar görmüş köylülerle birebir ilgilenirken her zamanki sempatikliğiyle neşe saçıyordu. Açelya, Selvi, Güneş işlerini en iyi şekilde yapmaya başlamışlardı.
Demir bile kapısındaki devasa kalabalığı ve gözleri umutla bakan insanları görünce bir anlığına söylenmeyi bıraktı. İlk hastası olan yaşlı bir amcanın "Allah razı olsun evladım, doktor yüzü görmüyorduk" demesiyle Demir'in o hırçın yüzü gevşedi, içindeki cerrah aşkı yeniden kabardı.
Ali ise göğsündeki sargısına rağmen hastane koridorlarında ağır ve gururlu adımlarla ilerliyordu. Yanında Nazlı, arkasında güvendiği ekibi... Dışarıda Boran'ın tehlikesi, aşiretlerin karanlık oyunları hâlâ bir gölge gibi duruyordu belki ama bu hastanenin çatısı altında Ali Vefa ve dostları silahlara karşı umutla, korkuya karşı şifayla cevap vermeye başlamıştı.
*
İstanbul'daki Berhayat Hastanesi'nin yönetim katındaki o geniş, lüks odada hava buz gibiydi.
Kıvılcım, Beliz ve diğerlerinin Mardin'e gidişini fırsat bilip yıllardır hayalini kurduğu o tek adamlık koltuğuna oturduğunda zafer sarhoşuydu. Yönetim kurulunu feshetmiş, Beliz'in gölgesinden tamamen kurtulmuş ve hastanenin tek hakimi olmuştu. Ancak bu mutluluğu çok ama çok kısa sürecekti. Odanın ağır ahşap kapısı aniden açıldığında, içeri giren takım elbiseli sert adamların arkasından Boran Karadağ süzüldü. Yüzündeki o sinsi tebessüm ve gözlerindeki tehditkar ifadeyle Kıvılcım'ın tam karşısındaki koltuğa kuruldu.
Kıvılcım:(hışımla ayağa kalktı) Siz kimsiniz?! Ne cüretle benim odama böyle baskın yapar gibi girersiniz! Güvenliği çağırırım!
Boran:(elindeki tespihi yavaşça masaya bıraktı) Güvenlik dışarıda Kıvılcım Hanım... Benim adamlarımın yanında çay içiyorlar. Bence hiç nefesini yorma.
