Yavaş yavaş kararmaya başlamıştı gözlerim. Ne oluyor, ne hissediyorum bilemiyordum artık. Fark edemiyordum kendimi, fark edemiyordum hiçbir şeyi. Beni bir kere daha dinleselerdi keşke. Ya da sadece gözlerimin içine baksaydılar öylece. Anlarmıydılar halimi? Bilirler miydi ne hissettiğimi?
Kararan gözlerimi aklıma getirdim tekrardan. Görüyordum yavaş yavaş içinde bulunduğum ortamı. Soğuktu biraz, ürperti veriyordu içime. Rutubet kokusu alıyordum duvarlarından, tavanında loş bir florasan lambanın olduğunu fark ediyordum. Bir yere yavaşça bırakıldığımı hissettim. Sert bir zemin vardı altımda. Gözlerimi ovuşturdum yavaşça. Tekrar tekrar kırparak etrafa baktım gözlerimle.
Artık gördüğümü idrak edebilecek gibiydim. Yanımda açık giyimli bir kadın vardı. Bacak bacak üstüne atmış, üzerinde olan kısa ceketi çekiştirerek ısınmaya çalışıyordu. Kafasını çevirip bana baktı birden. Yavaşça süzdü bütün bedenimi. “Küçüksün sanki biraz?” dedi beni süzmeye devam ederek. “Ne oldu buraya gelecek kadar?” oturduğum yerde bacaklarımı kendime çekerek sessizce “Bilmiyorum.” dedim gözlerine bakarak.
Gözlerime baktı aynı şekilde. Anlamıştı sanki bir şeyler. Fark etmişti belki içinde olduğum durumu. Belki sadece hüzünlüyüm sandı. “Sanırım korkuyorsun burada olmaktan. Ama bil isterim. Burası alt tarafı nezarethane. Yani bir vakit buradasın. İftira olduğunu anladıkları zaman çıkarırlar.” dedi omuzuma dokunarak. “Sanmıyorum.” sakince nefes aldım, “Peki sen neden buradasın? Daha iftira olduğu ortaya çıkmadı mı?” diye sordum üstünde olan pullu kıyafetlere bakarak. “Ay bizim iftiralık halimiz mi var?” dedi gülerek. “Ben halkla ilişkiler uzmanıyım. Sadece masa başı çalışmıyorum. Halkın nabzını tutabilmek için.” bir anda gülme isteyi geldi içime. “Anladım.” işi dalgaya vermek için “E güzel kazanıyorsundur sen o zaman.” diye sordum. “Allah ne verdiyse ekmeğimizin peşindeyiz ablacım. Serbest piyasa biliyorsun.”
Birkaç dakika sessizce oturduk. Can sıkıntısından tekrar laf attım. “Peki böyle olmayı sen mi istedin?” biraz oturduğu yerde kıpırdadı. Kafasını duvara yaslayarak konuşmaya başladı. “Kim isterdi böyle bir iş yapmak? Bilmediğin, tanımadığın insanlarla münasebete girmeyi kim ister ki? Biz zorunda kaldık. Başımızda ne baba vardı, ne anne vardı. Küçüklüğümüzde devlet babalık yaptı bize. Belli bir yaşa geldiğinde o da gönderdi bizi. Sokaklarla tanıştık sonra. Binbir çeşit insan gördük. Birden fazla hayatlara seyirci kaldık. Bizde kapitalist yaşamın bir tarafından tutunduk. Devam ediyoruz işte.” belliydi sevdiği işi yapmadığı. İçinde ukte kalmış bir şeyler vardı sanki. “Peki bu halde olmasaydın, ne olmak isterdin?” dedim merakla. “Çocukluğumda bizim yetiştirme yurdu pek gözüme güzel gelirdi. Oranın müdürü cadıydı biraz. Hep onun yerine geçeceğim derdim ama zamanla büyüdükçe farklı şeylere karar verdim. Baktım insanlar istediği gibi karar veriyor. Herkes en tepede olmak istiyor. Bende son kararı verecek bir meslek istedim. Ama tabi ondan önce düzeltilmesi gerekilen şeyler fark ettim. Belki düzeltmek benim boyumu aşacaktı ama avukat olayım bari dedim. Adalet neymiş insanlar görsün istedim.”
İçeriye birkaç polis ile babam geldi. Yüzü kızarmıştı babamın. Utançtan değildi ama bu. Sanki şaşkınlıktı biraz. Beni demir parmaklıklar ardında görünce biraz afalladı sanki. Bir anda başımdan aşağı bir ateş indi anlamsızca. Belki böylesi daha iyi olacaktı. Konuşmamak en iyisiydi. “Kızım? Bunlar doğru mu?” yüzüne bakmamak için yere baktım. Biraz korkuyordum ama vereceğim en iyi karar buydu sanki. Sadece sakin kalacaktım. Polislerden bir tanesi içeri girdi. “Şimdi nöbetçi mahkemeye sevk edileceksin.” dedi beton gibi bir sesle. Arkamı dönerek o kadına baktım tekrar. Dudaklarını ısırarak gözlerime baktı. Elinin tersi ile göz yaşını sildi. Dudaklarını oynattı sonra. “İyi şanslar”
Tekrar kollarımdan tutarak götürdüler beni. Koridorda yürürken insanlar bana baktılar. Haklılar bakmakta. Sonuçta ne zaman kollarından sürüklenen bir kız görmüşlerdi? Dışarıda hava kararmıştı artık. Gece bütün ihtişamı ile hüküm sürüyordu İstanbul'da. İleride bir polis arabasının kapısı açıldı. Yavaşça içine oturttular beni. Araba dışarıdan daha soğuktu. İçeriyi saran tuhaf araba kokusu genzimi yakıyordu.
Araba hareket etmeye başladığında yanımda olan polise dönüp “Kaç yıl yatarım?” diye sordum. Polis kaşlarını çatarak “Cevap vermesi çok zor, eğer hakim yaşından dolayı sana tolerans gösterirse belki yıl bile yatmazsın. Daha deliller falan aranacak çünkü. Hemen bir karar verilmesi çok zor sanırsam.”
İçimde olan uzaklaşma isteği hâlâ ilk anda olduğu gibiydi. Sanki akışına bırakmam gerekiyormuş gibi hissediyorum her şeyi. Peki neden? Neden böyle bir şey istesin bir insan? Neden kendini kapalı dört duvar arasına hapsetmek istesin?
Cevapsız bir takım sorular daha...
Belkide hayatıma küçük bir mola vermek içindir. Yorgunluktan uzak yaşamak, farklı kişiler tanımak içindir. Evet, biraz saçma. Bir insan neden farklı kişiler tanımak için veya huzur bulmak için öyle bir yer seçsin?
Dedim ya, cevapsız sorular işte.
Arkamdan ağlayacak insanlar bırakacaktım belki, beni seven bir takım insan. Ama önemli benim onların sevgilerine layık olup olmayışımdı.
“Arya.”
Ses polise aitti. Kafamı ona çevirdim ve cevap vermesini bekledim. “Bak, hiçbir şey için geç değil. Senin bir şey yapmadığın apaçık gözünden belli. Bu kendini cezalandırma yönteminse gerçekten doğru bir yol değil.”
“Farkındayım. Ama gerçekten artık çok yorgunum. Ne dayanacak gücüm, ne de sığınacak kimsem var.” dedim gözlerine bakarak. “Ailen? Onları yalnız mı bırakacaksın?” diye sordu.
“Sen hiç yuvadan ayrılmayan bir kuş gördün mü? Hayat bu, bırak herkes yaşayarak öğrensin. Ben acıyı bilmezsem onlara nasıl mutluluk saçabilirim?”
Derin bir nefes aldım. Sahi? Bugün kaçıncı kere derin nefesler almıştım? İçimde olan yangını başka nasıl söndürebilirdim? Daha mı çok ağlamam gerekiyordu? Göz pınarlarım... Kurulmuştu artık. Tepki veremez oldum hayata, sadece nefes alabiliyorum. O da son şansını kullanıyordu.
Her saniye içimde farklı duygular vardı. Gözlerimi kapatıp uzun uzun düşler kurdum. Gece ile tatile çıktığımız düşündüm. Bir çocuk gibi gülüyordum düşümde. Sanki tek derdi oyun oynamak olan bir çocuk gibiydim. Beyaz kumlu bir sahil şeridinde yürüyorduk.
Lütfen bu düş hiç bitmesin...
Ellerimi sımsıkı tuttuğunu hayal ediyorum bu sefer. İhtişamlı bir falezde uzaklara bakarken rüzgarın kulağımıza bir Sezen Aksu şarkısı gibi fısıldağını hayal ediyordum. Cesaretim yoktu aşağı bakmaya, korkuyordum ellerini bırakmaya. Ama biliyordum, ben ellerini bırakmasam bile hayat ellerimizi bir daha hiç kavuşturmamak üzere ayıracaktı.
Hayatımda ilk defa kendi ellerimle bir yol çiziyordum. Doğuracağı bütün sonuçlara katlanmak zorunda olduğum bir yoldu bu. Bu sefer ne annem ne de babam, kimse olmayacaktı belki o yolda benimle birlikte. Ne değiştirir ki zaten bu? İnsanlar kimlerle olursa olsun hep aynı yolu yürümezler mi?
Yanından hızlıca geçtiğimiz sokak lambalarına, ardından yol kenarında olan çizgilere baktım. Arabanın her ışıkta farklı gölge düşürdüğünü fark ettim ardından. Sonra çok hızlı gidildiğinde jantların düm düz göründüğünü anladım. Evet saçma şeylerdi. Ama kafamı başka neyle dağıtabilirdim ki? Boşlukta hissediyordum. Sessiz, karanlık ve yalnız. Bir tek benim olduğum bir boşlukta.
Bu boşlukta çığlıklar yankılanıyordu, insanlar ağlıyordu. Ne nefes alınabiliyor, ne de göz gözü görüyordu. Göğüsümün içini kasıp kavuran bir soğuktu bu boşluk.
ŞİMDİ OKUDUĞUN
FARAZİ
Teen FictionGözlerimi kapatmak istiyorum, ne gerçekleri görmek ne de hissetmek istiyorum artık. İçime atmak değil hayata gözlerimi yummak istiyorum. Ben, bu savaşı kaybetmek istiyorum...
