ŞİFA'DAN
Dün gece yoğun yağan kar, arzı adeta ben buradayım dercesine beyaz bir örtüyle kaplamıştı. Semadaki tahtına oturmaya hazırlanan Güneş ise tüm kudretiyle ona inat doğmuş gibiydi. Bulutlar, ikisi arasında kalmış ancak Güneşin kudretine boyun eğerek bir yere toplanmış büklüm büklüm bir şekilde olacakları izlemeye hazırlanıyordu sanki. Küçüklüğümden beri gökyüzünü izlemeye, onlara kendime göre anlam vermeye, konuşturmaya bayılırdım. Hala da öyle, istisnasız her sabah kalkar kalkmaz aynı şeyi yapmaktan zevk alıyordum. Ama bugün kısa kesmeliydim çünkü hastaneye gitmem gerekiyordu ve bunun için hazırlanmam lazımdı. Dolabımı açıp ne giysem diye düşünürken beyaz elbisemi gördüm. Üniversiteden arkadaşlarımızın, kumsalda düzenlediği yaza hoş geldin partisine onu giyerek gitmiş, sesten ve kalabalıktan rahatsız olunca yavaşça aralarından sıyrılıp kumsalın diğer tarafına geçerek bütün gün güneşin ısıttığı kumun üstüne oturmuş, denizin üstünde avlanmak için uçan martıları seyrediyordum. O sıra ne zamandan beri burada olduğunu kestiremediğim biri yanıma gelip 'Martıya âşık olan balığın masalını biliyor musun? Diye sordu. Yüzümü çevirip soruyu soran kişinin kim olduğuna baktığımda, okulda birçok kızın elde etmek için adeta bir biriyle yarıştığı, yakışıklılığı ve yetenekleriyle her kızın dikkatini çekme potansiyeline sahip olan, benim de içten içe ukala, havalı olduğunu düşünerek sürekli eleştirip, nefret ettiğim Ufuk olduğunu görünce kısa süreli şok geçirdim. Kendimi toparlayıp, duygularımı kontrol altına aldığıma emin olduktan sonra ciddi bir ses tonuyla 'Hayır.' cevabını verdiğim Ufuk çoktan yanıma oturmuş, anlatmaya başlamıştı bile: ''İnsanların ona attığı simit parçalarını yemekten bıkmış olan martı bir gün denize baktığında büyük bir balık kolonisinin geçtiğini görür. Uzun bir aradan sonra karnına adam akıllı bir şey gireceğinin heyecanı içinde hızla gagasını suya daldırır. Avladığı balığı alıp gökyüzüne doğru uçtuğunda onunla göz göze gelir. O an balığın yeşil gözlerinde çaresizlik ve korku dışında başka bir duygu belirir. Bunu gören martının kalbi aklından üstün gelir. Hızla denize yaklaşır ve balığı bırakır. Nefes almaya başlayan balık suyun yüzeyine çıkıp gagasına öpücük kondurur sonra da bulundukları durumun çaresizliği içinde suyun derinliklerine dalar. Martı balığın gittiğine inanmak istemez. Onu arar ama nafile. Kaybetmenin acısıyla gücü bitip bir sahilin kıyısına düşene kadar kanat çırpar. Kalbine söz geçiremeyen balık onu suyun altından takip eder. Uçmaktan bitap düşmüş, günlerce kendini toparlayamayacak olan aşkına gizlenerek her gün simit parçaları getirir. Yine yemek getirirken martı onu görür. Neden gittiğini sorduğunda balık onun avcı kendisinin de av olduğunu bunun hiçbir zaman değişmeyeceğini ve bir gün mutlaka beyninin kalbinden ağır basacağını söyler. Martı buna asla izin vermeyeceğini söyleyerek ona gitmemesi için yalvarmaya başlar. İkna olan balık gitmez. Her gün sahilin kıyıya yakın kısmında buluşurlar. Aylar geçer. Balık erkenden gelmiş aşkını beklemeye başlamıştır. Beklediği gelince ona doğru yüzmeye başlar. Ama bilmediği bir şey vardır. Biricik aşkının kalbi aklına yenik düşmüştür. Onu var gücüyle gagasına kıstırıp gökyüzüne çıkarır ve yer. Karnı doyan martı aşkına kıymanın acısıyla kahrolur ama artık yapacak bir şey yoktur. Balık aşkı uğruna canından olmuştur. Hasretine dayanamadığı sevgilisine söz verdiği yere, o sahile gelir ve can verir. İşte masalda geçen sahilin burası olduğu söyleniyor.' Dedi. Anlattığı masal beni çok etkilemiş ona karşı beslediğim kötü duygularımı ve ön yargılarımı izale etmişti. Beyaz elbisemi giydiğim gün beyaz bir başlangıç yaparak tanışmıştık. Çok sonra adını koyduğumuz ilişkimiz gerçek manada işte o gün başlamıştı aslında. Kimse bilemezdi bu masalın bizim hikâyemiz olacağını. Geçmişe gitmek, Ufuk'la ilgili anılarımı düşünmek kalbimi acıtarak içli içli ağlamama sebep olmuştu. Ağlama, ben buradayım dercesine bebeğim karnıma tekme attınca hemen gözyaşlarımı silerek, lavaboya gidip, elimi yüzümü yıkadım. Ağlamaktan kızaran yüzümü kapatacak kadar makyaj yaptıktan sonra kıyafet konusunda ne zaman kararsız kalsam giymeyi tercih ettiğim, siyah taytımı ve siyah, bol, hafif uzun duran boğazlı kazağımı dolaptan çıkarıp giymeye başladım. Saçlarımı da kışın yapmayı en bir çok sevdiğim dağınık topuz modelini verdim. Son olarak beremi takıp, montumu giydikten sonra botlarımı giyerek evden çıktım. Evin önünden boş geçen taksiyi görünce durdurup, hemen bindiğimde sıcak havanı yüzüme vurmasıyla, havanın soğukluğunu fehmetmiştim. Neyse ki dışarıda çok beklememiştim. Taksici trafiğe girmeyerek beni kestirme yoldan hastaneye ulaştırdı. Parasını verip indiğimde hemen içeri girerek asansörü çağırdığımda birkaç dakikalık bekleyişin ardından gelen asansör kabininin içine girip, üçüncü kat düğmesine bastım. Her kata uğrayarak da olsa istediğim kata çıkmış, Burç'un odasının önüne gelmiştim. Kapıyı iki üç kere tıklatarak içeri girdim. Merhabalaşma faslının ardından ultrason için montumu, beremi çıkarıp asıp, sedyeye doğru yürüdüğüm sırada masanın üstünde kaybettiğimi düşünerek hayıflandığım defterim dikkatimi çekti. Emin olmak için hemen 'Burç Bey masanızın üstünde duran defter size mi ait ?' dedim. ' Hayır. Galiba bir hastam unutmuş. Adı yazmadığı için kime ait olduğunu bilmiyorum. Sahibinin görmesi için masamın üstüne koydum.' Dedi. Verdiği cevaptan okumadığını düşündüğüm defterin, gönül rahatlığıyla benim olduğunu söyleyerek izin alıp çantama koydum. Sonra da sedyeye uzandım. Jelin ardından doktorun dairesel hareketlerle karnımda gezdirdiği prob, monitöre 15 haftalık bebeğimin görüntüsünü verdi. 'Şuan tam 12cm. Damar yapısı yavaş yavaş oluşmaya başlamış. Gelişimi gayet iyi...Bakalım bize cinsiyetini gösterecek mi? Dedi Burç. ''Ne cinsiyet mi? Belli olur mu on beşinci haftada? '' diye sorunca ''Erkek bebekler genellikle bu haftada kendilerini gösterir sizin delikanlı gibi'' diye soruma cevap verince mutluluktan çığlık atmamak için kendimi zor tuttum. Küçükken hayalini kurduğum gibi oğlum olacaktı demek. Ağzım kulaklarıma varmış heyecandan konuşamamıştım. Bu sırada sağ olsun doktor bebeğimin ultrason fotoğraflarını çıkarıp bana verdi. Üstümü düzeltip ayağa kalktığımda, Burç masasına doğru giderek çekmeceyi çekti. İçinden alacağını aldıktan sonra kapattı. Burç'un bana uzattıklarını aldığımda bebeğimin ilk muayenesinden beri çekilen ultrason fotoğrafları olduğunu anladığım görüntüleri çantama özenle koyduktan sonra 'Ne diyeceğimi bilemiyorum. Gerçekten mükemmel bir doktorsunuz. Çok teşekkür ederim. Bu görüntüleri hep saklayacağım' diyerek minnettarlığımı dile getirmeye çalıştım. ''Unutmadan ani, beklenmedik bir durum olursa hemen irtibata geçebilmek için numaranızı alabilir miyim Burç Bey? '' ''Tabi ki 0536 ... .. .. '' Tanımadığım numaralara cevap vermiyorum onun için mesaj atarsanız iyi olur'' ''Tamamdır. Attım'' ''İyi, o halde'' diyen Burç ile tipik vedalaşma cümlelerini kullanarak ayrıldık. Birbirimizle hasta-doktor ilişkisinden çok seviyeli iki arkadaş gibi olmuştuk. Bu kendimi rahat hissedip kasmamam ve birde dokuz ay gibi uzun bir müddet beraber olacağımızdan kaynaklanıyordu. İçim içime sığmıyordu. Berbat başlayan günüm, güzel haberlerle mükemmel bir şekilde devam ediyordu.
ŞİMDİ OKUDUĞUN
Mavinin En Gece Tonu
Romansaİnişli çıkışlı, çokta güzel olmayan hayatında, güneşin sadece umut etme kabiliyetine sahip insanların üzerine doğduğuna inanan Şifa,yaşadığı hüzünlü olaylara rağmen umut etmeye devam edebilecek mi? Hiç beklemediği bir zamanda ansızın çıkıp gelen ve...
