İnsanları görmezden gelmek istiyordum.
Keşke hepsi bir anda görünmez olsaydı ve dilediğimce yaşayabilseydim. Orada, tam yanımda olsalar bile onları hissetmeseydim. Sadece ben, tek başıma...
Yeterince yalnız olan birine göre fazla yanlış bir hayaldi. Yine de insanlardan kaçtım. Sürekli, hiç durmadan kaçtım. Burak'ın anlam veremediğim bakışlarından, arkadaşlarının bir kısmının alaycı, başka bir kısmının acıyan bakışlarından kaçtım. Sadece derslerime yoğunlaştım, kafamı herhangi bir erkekle bozamazdım. Başarılı biri olmak istiyordum, olmalıydım.
Mümkünmüş gibi eskisinden daha da ağırlık vermeye başladım derslere. Sınırlarımı zorladığımın farkındaydım, en fazla 5 saat uyuyordum, geri kalan zamanım okulda yada okul yolunda geçiyordu. Aynadaki kız da bundan çok memnun değildi açıkçası. Öylesine yorgun, çirkin ve dağılmıştı ki. Bir mucize bekler gibi bir hali vardı.
O gün eve çok geç geldiğimde karşılaştığım manzara bir mucize miydi, yoksa kabus mu?
Kapıyı açtığımda saat iki buçuğu geçmişti ve tek derdim uyumaktı. Ama salondan gelen ses bir anda olduğum yerde dona kalmama neden oldu. Biri içerde acı mı çekiyordu?
Uykum anında kaçarken yerde duran demir keratayı aldım. Normalde bunun böyle ağır ve sert olmasından nefret ederdim ama şu an işime yarayacak gibiydi. Salona doğru yavaş adımlar atarken keratayı her an birine vuracakmış gibi sağ omzumun üzerinde tutuyordum. Birini gördüğüm an anında ensesine indirecektim.
Salonun lambasına basarken nefesimi tutmuş, olacakları bekliyordum. İçten içe burada kimsenin olmadığının farkındaydım ama yine de korkuyla dolmuş bir yanım vardı. Sonuçta bir evde tek başıma yaşıyordum.
Işıklar yandığı anda ufak bir çığlık bastım ve birkaç adım geri çekildim. Birkaç hafta önce saçma bir not bırakıp her an açılabilecek dikişiyle bu evden giden adam şimdi yine o koltukta yatıyordu. Tişörtü odanın ortasına atılmıştı ve yattığı koltuğun yanında kolonya duruyordu. Tabii bir de omzundaki bir noktadan başlayıp vücuduna ve koltuğa doğru akan kan vardı. Bir yastığa sıkıca sarılmış, acı yüzünden yastığı ısırıyordu. Ne olmuştu böyle?
Yastığı ağzından çekip "Orada dikileceğine yardım et!" diye bağırdı. Elimdeki kerata yere düştüğünde rahatsız edici bir ses çıkarırken ben çantamı çıkararak adama doğru büyük ve hızlı adımlar atmaya başlamıştım. Gözlerime dolan yaşları bir çırpıda silerken yanına çöktüm ve yarasına dokundum. Kendini kasarak ses çıkarmamaya çalıştı. Vurulmuştu.
"Buraya nasıl girdin?" diye sordum yaraya rastgele kolonya dökerken. Bu defa ses çıkarmaktan kendini alamadı. Derin bir iç çektim sabır dilenircesine. "Kurşun hala içerde."
"Ciddi olamazsın."
Bir an durdum ve gözlerine baktım. Aşağılanmayı hak etmiyordum. Bu kadar yetmez miydi cidden? "Yardım etmemi istiyor musun, istemiyor musun?"
Şaşırdığı belli oluyordu. Ona koşulsuz yardım edeceğime o kadar emindi ki. Ama eğer burada, benim ellerimdeyse patronun ben olacağını bilmeliydi.
Patro olabilir miydim sahiden? Hükmetme yeteneği bende yoktu, genelde bana hükmederlerdi. Ben insanları takip ederdim, söylenileni yapardım. Şu an ona ani çıkışımın blöf olduğu aşırı barizdi. Neyse ki o beni tanımıyordu.
Hiçbir şey söylememesine rağmen vicdanım daha fazla acı çekmesine izin vermedi ve kalkıp morfini getirdim. Çabucak kolundan enjekte ederken sadece irkilmişti. Bedeni uyuştuğunda kurşunu nasıl çıkaracağımı düşünüyordum. Elimde bunun için malzeme yoktu. Elimdekilerle bunu yapabilir miydim gerçekten?
ŞİMDİ OKUDUĞUN
Kimsesiz
RomanceBir kız. Sessiz, yalnız, yıpranmış. Tek amacı başarılı olmak. Ve bir adam. Ürkütücü, yaralı ve yabancı. Tek amacı hayatta kalmak. Bir yabancı, herkesten kaçmış yalnız bir kızın ruhuna dokunabilir mi?
