Onun kollarının belimden ayrılacağı yoktu, bu yüzden yavaşça ben geri çekildim. Hiçbir itirazda bulunmadı, kollarını hemen serbest bıraktı ve bir adım geriden gözlerime dikti gözlerini. Ah, yine bakıyordu o gözler. O gözlerini benimkilere diktiğinde sanki ondan bir parçayı alıp tam kalbimin ortasına koyuyormuş gibi hissediyordum. O çikolata rengi gözleri nasıl oluyordu da midemde bir şeylerin kıpırdanmasına sebep oluyordu?
"Meşgul değildin, değil mi?" dediğimde aramızdaki büyü bozuldu, gözlerimizi gözlerimizden ayırdık.
"Meşgul olsam bile o sesi duyduktan sonra gelirdim. Bir böcekten cidden bu kadar mı korkuyorsun?"
Salonumda dolaşan dörtten fazla ayağı olan bir varlık. Öğğğ...
Yüzümü buruşturup tekrar baktım ona. "Onlardan iğreniyorum. Keşke hepsini bir volkana atsak da sonsuza kadar yok olsalar."
Tek kaşı muzip bir ifadeyle havaya kalktı. "Bak bak... Doktor Hanım böyle olunca dünyanın dengesinin bozulacağını bilmiyor mu yoksa?"
"Varsın bozulsun." diye homurdandım. "Özellikle de o lanet hamamböceklerinden kurtulmak istiyorum sonsuza kadar."
Gözlerine kadar ulaşan içten bir gülümsemeyle başını başka bir yöne çevirdi. Bir süre sonra tekrar bana baktığında hala gülüyordu. Ama ben gülmedim. Bu konuda gülemiyordum, daha çok midem bulanıyordu.
"Evini ilaçlatmıyor musun kızım sen?" Kaba bir tavırla söylenmiş bu cümle nasıl olur da hoşuma giderdi? Bana kızmasını seviyor muydum yoksa?
Omuz silktim. "Normalde kendim ilaçlıyorum ama bu yıl unuttum sanırım." Derin bir iç çektim. "Şimdi evi iyice temizlemem gerekecek. Yarın da ilaç alırım."
Kaşlarını çattı aniden. "Bu saatte evi mi temizleyeceksin?"
Başımı salladım hemen. "O pislik nerelerde dolaşmıştır kim bilir. Ama merak etme, evi süpürmeyeceğim. Rahatsız olmazsın."
Ben bunu söyleyince şaşırdı birden. Ardından hemen kaşları çatıldı, çekingen bir tavırla bana baktı. Neler oluyordu?
"Ben kalmayacağım ki. Gidecektim şimdi."
"Ah..." diye mırıldandığımda içimden geçenlerin hiçbirini belli etmek istemiyordum. Çünkü bir anda kalbime bir sancı girdiğini, midemin kasıldığını bilmemeliydi. Gidiyordu. Neden onu çağırmıştım ki? Komşuyu çağırmalıydım, en azından ona karşı hiçbir şey hissetmiyordum. Onun gidecek olması beni böylesine dağıtmazdı. Ama Rüzgar'ın bu sözleri...
Belki de ben aşırı tepki gösteriyordum.
Yutkundum ve başımı salladım. "Peki, kafana göre." der demez banyoya girdim ve kovaya su doldurmak için kovayı küvete koydum. Suyu sonuna kadar açtıktan sonra dolaptan yerleri silmek için kullandığım ilacı çıkardım. İki kapak kovaya döktükten sonra bir elim belimde, kovanın dolmasını bekledim. Rüzgar'ın hala arkamda durmuş, beni izlediğini biliyordum. Hah! Madem gitmeye bu kadar meraklıydı, neden hala burada duruyordu? Sanki ben ona çok bayılıyordum.
Sahiden de, ben bu adama biraz fazla bayılıyordum.
Kova dolduğunda biraz sert bir hareketle küvetten çıkardım ve yere çarparken etrafa biraz köpüklü su sıçarattım. Öfkeyle nefesimi üflerken Rüzgar'ın arkamdan kıkırdadığını duyabiliyordum. Beyefendiye bak sen!
Hışımla ona döndüm ve belermiş gözlerimle süzdüm onu. Hala bana bakıp güldüğüne göre benimle alay ediyor olmalıydı. Derin bir nefes aldım ve kendimi tutmayı bıraktım. "Sen gitmeyecek miydin? Neye gülüyorsun öyle?"
ŞİMDİ OKUDUĞUN
Kimsesiz
RomanceBir kız. Sessiz, yalnız, yıpranmış. Tek amacı başarılı olmak. Ve bir adam. Ürkütücü, yaralı ve yabancı. Tek amacı hayatta kalmak. Bir yabancı, herkesten kaçmış yalnız bir kızın ruhuna dokunabilir mi?
