BÖLÜM 2 "KARIŞIK"

220 16 4
                                        

Sudan çıkar çıkmaz tuttuğum nefesi vermiştim ama ciğerlerim yanmaya devam ediyordu. Suyun içinde ne kadar kaldığımı bu sefer bilmiyordum. Önceki seferinde dört dakika yirmi beş saniye nefessiz kalabilmiştim. Şimdi belki de daha fazlaydı o yüzden ciğerlerim parçalanırmış gibi yanıyordu. Ellerimle destek alarak küvetin içinde kendimi yukarı çektim. Dijital saat 8.15 i gösteriyordu. Artık banyodan çıkma vaktiydi. Çalışmayan bacaklarıma öfke ve umutsuzlukla baktım. Gelişimlerini tamamlasa da çalışmayan bacaklarım...

"Malesef Bayan Grace'in bacaklarını kullanabilmesi mümkün değil. Sadece görsel açıdan tamamlanmışlar. Ama herhangi bir işlevleri söz konusu değil. Çok üzgünüm." 


Bu sözler kulaklarımda çınlıyordu. Hayatımın kabusu sözler. Kabullenmek ve üstünde durmamak zaman geçtikçe kolaylaşmıştı ama aksine daha fazla acıtıyordu. Kumandadaki tuşları kurcalayarak kendimi kaldırdım ve havluya sarıldım. Kıyafetlerimi yavaş yavaş giyerek saçlarımı kurutmaya başlamıştım ki annem içeri girmişti. Gülümseyerek içeri girdi ve saçlarımı kurutmaya devam etti. Sessizce saçlarımın arasında dolaşan parmaklarını izledim. 

"Hadi yemek yiyelim." deyip beni aşağı indirmeye başladı. Bu beni garip hissettiriyordu. Eski dünyada; büyük gökdelenler ve binalar vardı. Ama şimdi; yaşadığımız dünyada evlerin boyu bir kapıdan biraz daha yüksekti. Evler yerin altındaydı. Gökyüzünü değil; yer altını fethetmiştik. Diğer her yere rağmen evimizde toprak rengi olan kahverenginin tonları cirit atıyordu. Bütün mekanlar gri, beyaz ya da siyahtı. 

Zevklerimizden, hayallerimizden ve diğer insanı tutkularımızdan sıyrılmaya zorlanmıştık. Babam yemeğin ortasına geldiğimiz sırada;

"Bu gün çok güzel görünüyorsun tatlım." deyip elimi sıktı. Ben de onun elini sıkıp ;

"Sen de her zamanki gibi yakışıklısın baba." demiştim. Hayatımızdaki çok az olan monotonluklardan birini yaşıyorduk. Bunun nedeni; bugün günlerden terapi günüydü. Çok normaldi. 

Yemek bittikten sonra şöminenin önündeki boş yere (Bana ve tekerlekli sandalyeme özel olarak ayrılmıştı) yerleştim. Hayatı sürekli sorguluyordum. Yaşadıklarımı, dünyayı, insanları ve en çok da kendimi. Bu karmaşık düşünce durumlarım yüzünden ailem çareyi Bir psikolağa başvurmakta bulmuştu.

Bay Henry haftada iki gün düzenli olarak gelip benimle sohbet ederdi. Aslında çoğu zaman beni en çok anlayan insanın; o olduğunu düşünürdüm. Kapı çalınca düşüncelerimden sıyrılarak gülümsedim. Henry her zamanki gri gömleği ve beyaz ceketiyle odada boy gösterince daha fazla gülmeme sebeb olmuştu. Sanki bir iş kıyafeti gibi her gelişinde bunları giyiyordu ama asıl neden benim bunları ona çok yakıtırmış olmamdı. Bunu ona söylediğim günden beri bu şekilde giyinmeyi adet edinmişti. Annemlerle selamlaştıktan sonra yanıma gelebildi.

Karşımdaki koltuğa oturup çantasını şöminenin yanına bıraktı.

"Son model tekerlekli sandalyenizin üstünde bugün nasılsınız bayan?"

"İyiyim. Siz sıkıcı kıyafetlerinizin içinde bugün nasılsınız?" Üstündekileri gözleriyle kontrol edip;

"Gayet iyi." dedi ve kocaman gülümsemişti. Gözlükleri burnunun üzerinde duruyordu ve karşımdaki koltuğa oturarak çantasından her zamanki not defterini çıkarıp sakin ve huzur verici bir gülüş attı. Bense şöminede yanan ateşe bakıyordum. 

"Sanırım bugün konuşmak istemiyorsun?" 

"Evet, sanrım canım pek istemiyor." deyip ona döndüm.Defterine bir şeyler karalayıp kapattı ve çantasına geri koydu.  Konuşmadığımızda bile bir şeyler yazıyordu ve ben ne yazdığını çok merak ediyordum. Ama sormadım. Sadece susup ateşin karşısında öylece oturduk. Daha sonra uyumak istediğimi söyleyerek Henry'ye teşekkür etmiş ve asansöre binip odama çıktım. Tekerlekli sandalyaden kendimi yatağa taşıtıp yattım. Yine yatağımda kaybolmuştum. Aslında konuşmak istemememin sebebi kafamı çok karmaşık olmasıydı. Sadece uykuya dalıp yarına konsantre olmaya çalışmıştım.

MALIVA: DEVRİMBağımlısı olacağınız hikayeler. Şimdi keşfedin