Kimsenin konuşmadığı, kimsenin kimseyi görüyormuş gibi davranmadığı, hainliğin, kötülüğün ve iyiliğin olmadığı bu yerde bize "hoş geldin" diyen olmadığı gibi, garipseyen bakışlarıyla rahatsız eden de olmadı. Bunun rahatlığıyla kendimize göre boş bir çukur bulup saklandık güneşin doğuşundan. Dinlenmek için gözlerimizi kapatırsak aydınlığı görürüz diye korkuyorduk, zira gözlerimiz açıkken hep karanlıktaydık. Yorgunduk, bitkindik, nefes nefese etrafa göz attık önce. Üzerimizdeki çamur izleri artık o kadar koyu değildi, önce belli belirsiz izler haline geldi, birkaç nefes sonra tamamen silindi. "Koşmaya direnmek bu kadar kolay olmamalıydı" diye düşündüm. Ama O'nun bakışları, hiç koşmamış birinin bu kolaylığı fark etmeyeceğini hatırlattı bana. Son kez sarıldığımızı bilmezden gelerek sarıldık. Bize artık gözlerimizi kapatmamızı söyleyen ses, "koş" diyen sesle aynı şiddette ve aynı tondaydı. Birbirimize bakmak yerine, aynı yöne bakarak, tereddütsüz ve tek seferde, gözlerimizi aydınlığa kapattık...
ŞİMDİ OKUDUĞUN
KOŞ!
SpiritualGecenin yarısında kim koşmak ister? yağmur yağarken evine yetişmeye çalışan bir işçi mi sadece? Ay ışığını yansıtan bıçağından, parlak kırmızı kanlar damlayan bir taze katil mi? Kim? Bu ömür denen şeyin koşmakla ilgisi ne? Hem de gece gece!
