Jimin ile sarılarak uyumuştuk. Yirmi sekiz yıllık hayatımda böyle huzurlu bir uyku çekmemiştim. Yanımda bir civciv yatıyordu sanki.
Bugün hiçbir hastamla randevum olmadığı için tüm günümü Jimin'e verebilirdim. Güzel bir kahvaltı yaptıktan sonra hazırlanmak için odaya gittim. Jimin koşarak içeri girince kaşlarımı kaldırarak ona baktım. Elinde dün giydiği kıyafetleri vardı. Kıyafetlerini bana uzatınca elinden aldım. Sırıtarak işaret dilini kullanmaya başladı.
"Bana verdiğin sözü hatırlıyor musun?"
Ah, evet! Kıyafetlerimizi değiştirecektik. Elimdeki renkli kıyafetlerine baktım. Yutkunup Jimin'e döndüm.
"Başka zaman mı... Yapsak?"
Kaşlarını çatıp başını iki yana salladı. "Olmaz! Başka zaman seni nasıl ikna edeyim? En iyi vakit bu vakit. Hadi, giyin onları ve bana da bir takım elbise ver."
Onu takım elbiseyle düşünemiyordum. Hah, asıl kendimi bu kıyafetlerin içinde düşünemiyordum. Masum bakışlarına kandım ve kıyafetlerini aldım elinden, ona da takımlarımdan birini verdim. Banyoya girip kapıyı kapattım ve üstümü çıkarmaya başladım. Beyaz, üzerinde ayıcık baskısı olan bir tişört, onun üstüne de güzel bir tonda yeşil bir kazak vardı. Yanıma akşam geldiği için kazak giyinmişti çünkü eylül ayına girmiştik ve havalar hafiften soğumaya başlıyordu. Şu an da hava sıcak olmadığı için kazağı da giyindim. Açık renk kot pantolonunu da geçirdim hızla üzerime.
Bedenlerimiz uyduğu için kıyafetleri neredeyse tam olmuştu bana, ki genelde oversize giyinen birisiydi. Aynada kendime bakınca bir garip oldum. Evet, her an takım elbiseyle dolaşan biri değildim ama bu kadar sevimli kıyafetler de giyinmezdim. Jimin'in kokusu burnumdan kalbime akarken kazağın kolunu burnuma sürttüm ve iç çektim. Mis gibi kokuyordu.
Saçlarımı düzeltip dişlerimi fırçaladım ve odaya girdim. Jimin'i ceketimi giyerken görünce kahkaha atmama engel olamadım. Ona çok az bol gelen takım elbisemle o kadar farklı görünüyordu ki, alışamadım bu görüntüye. Gözleri beni bulunca gülümseyerek ellerini çırptı. Beni çok beğendiğini söyleyince saçlarımı karıştırıp teşekkür ettim. Yanına gidip sarkan gömleğinin eteklerini tuttum ve pantolonun içine sokuşturdum.
"Tıpkı senin gibi oldum, iş adamlarına benziyorum!"
"Ben de tıpkı senin gibi oldum, küçük çocuklara benziyorum."
Dediğim şeye güldü. Birden bana sıkıca sarıldı. Hâlâ alışamıyordum aniden yaptığı şeylere ve hâlâ kalbim sıkışıyordu. Kollarımı etrafına dolayıp ona sıkıca sardım. Benden ayrılınca tüm dişlerini göstererek gülümsedi. Elimi yanağına götürüp okşadım, ardından dayanamayıp dudağının kıvrıldığı kenara küçük bir öpücük kondurdum. Yüzünün rengi pembeleşirken bakışlarını kaçırıp benden uzaklaştı. Hep sen mi beni utandıracaksın Park Jimin, hah?
Lunaparka gitmek istediğini söyleyince hayır diyemedim. Zaten onunla böyle şeyler yapmak istiyordum, bunu istemesi mutlu etti.
"Takım elbiseyi çıkarıp rahat bir şeyler giyinmeye ne dersin?" Kaşlarını çatarak başını iki yana salladı ve: "Hayır! İkimiz de tüm gün böyle olmalıyız, çok iyi olduk."
"Tamam, tamam, bir şey demedim. Hadi çıkalım." Bir şey unutmuş gibi gözlerini açtı ve beklememi işaret etti. Olduğum yerde dururken ne olduğunu düşünüyordum. Krem rengi bez çantasını getirip bana uzattı. "Bunu unuttun."
"Ah, Jimin, cidden mi?"
Sırıtarak başıyla onayladı. Ofladım ve elindeki tatlı çantayı aldım. Kıyafetler bile bir yere kadar iyiydi fakat bu çanta... Çok şekerdi, kendime yakıştıramıyordum. Yine de kabul ettim.
ŞİMDİ OKUDUĞUN
silent voice
FanfictionPark Jimin aşık olduğu adamın gülüşünün sesini hiçbir zaman duyamadı.
