Kahverengi fırçayı boya tulumumun arka cebine koyup, üzerinde çalıştığım tuvalden biraz uzaklaştım ve alıcı gözüyle bir baktım. Neredeyse bitmek üzereydi fakat daha fazla kapalı alanda durmaya dayanabileceğimi sanmıyordum. Tabloyu daha sonra da tamamlayabilirdim. Yer yer rengarenk ve kurumuş boyalarla kirlenmiş tulumu çıkarıp, hızlıca duş aldıktan sonra koşu ayakkabılarımı giyip, kasabaya inmek üzere hazırlandım. Galipler Köyü'nün çıkışına yaklaşırken, gri mıntıka havasında bir karaltı görüş alanıma girdi. Yaklaşırken turuncu-kızıl uzun saçlarını fark ettim. Kız üzerime doğru koşmaya başladı. Daha doğrusu, birbirimize doğru koşarak aramızdaki mesafeyi kapatıyorduk. Ben, kim olduğunu merak ettiğimden ona doğru koşuyordum, o ise bir şeyden kaçıyor gibiydi. Neredeyse aramızda hiç mesafe kalmamıştı ki, kız hızını artırarak üzerime koşmaya devam etti ve tek bir omuz darbesi ile beni yere sererek üzerime çullandı. Tilki Surat! Elleri boğazıma kenetlendi. Yere bastırdığı başıma, minik çakıllar batıyordu ve ensemi kestiklerini hissetmem için kanı görmeme gerek yoktu. ''Ödeşme zamanı,'' diyerek hırladı ve cebinden, tohuma benzer bir avuç meyve çıkarıp, birbirine sımsıkı bastırdığım dudaklarımdan içeri itmeye çalıştı.
Bu rüyayı tam dördüncü kez görüyordum ve mantık hatalarıyla dolu olmasına rağmen, hiçbir seferinde rüyada olduğumu anlayamamıştım. İlk olarak, arenada ölen Tilki Surat'ın güçsüz ve naif bir bedeni vardı, tek bir darbe ile beni yıkmasına olanak yoktu. İkincisi, mıntıkalar arasında yolculuk etmek yasaktı, 5. Mıntıka halkından olduğu için 12. Mıntıka'da bulunamazdı ki? Üçüncü ve en önemlisi; o ölüydü. Ben öldürmüştüm.
Elimin dış tarafıyla alnımda biriken teri sildikten sonra, yatağımın yanındaki gece lambasını yaktım ve duvarda asılı olan saate baktım. Sabaha karşı dörttü fakat bundan sonra uyuyabileceğimi zannetmiyordum. Yataktan kalkıp, alt kattaki mutfağa giderken gözlerimi ovuşturdum. Kendim için çay demledikten sonra salondaki büyük şömineyi yakmak için, bahçedeki küçük kulübede istiflediğim odunlardan biraz almak üzere kapıdan çıktım. Odunları alıp, eve getirmek üzereyken, onu gördüm. Ayağına hala bir iki numara büyük gelen, maden kazasında ölen babasına ait olduğunu tahmin ettiğim av çizmelerini ayaklarına geçirmiş, mıntıkanın karlı ve soğuk havasına karşı başını ve omuzlarını örten bir şal almıştı. Bu onun için bile erken bir saatti. Muhtemelen ormana gidiyordu. Beni fark edince, şalı başından indirdi ve belli belirsiz gülümsedi. Küçük bir el sallaması ile karşılık verdikten sonra eve girdim. Oyunlar'ın bizi dönüştürdüğü şey işte buydu: İki yabancı. Galipler Köyü'nde karşılıklı evlerimize yerleştikten sonra, birbirimizle konuşmalarımız toplasalar on cümleyi bile geçmezdi. Hepsinin selamlaşma üzerinde olduğunu düşünürsek de...
Kapıyı arkamdan kapattıktan sonra, odunları şömineye fırlatırcasına bırakıp, demlenen çaydan bir bardağa doldurdum ve damağım ile dilimi yakmasına aldırmadan büyük bir yudum aldım. Gözümden süzülen bir damla yaş için de kaynar çayı suçlayabilirdim. Küçük ve renkli televizyonumu açıp, karşısındaki kanepede uyuklamak üzere kıvrıldım.
Uyandığımda saat sabah sekize geliyordu. Fırına uğrayıp, her şey yolunda mı diye bakmak üzere evden çıktım. Babamı görmek de iyi olabilirdi.
Cam kapının üzerindeki çanı tıngırdatarak içeri girince, babam elindeki işi bırakarak bana doğru geldi ve güçlü kollarıyla bana sımsıkı sarıldı.
''Küçük oğlum.''
Küçük oğlun tanıdığın en büyük katil demek istedim fakat, havayı germek istemediğim için gülümseyerek kucaklamasına karşılık verdim.
''İşler nasıl?''
''Artık Şehir'deki en büyük fırıncılık işletmesiyiz.'' dedi. ''Herkes, 'Galip'in ailesini görmeye geliyor.'' Gülümsemesi genişledi.
''Ağabeylerim nasıl?''
''Okula gittiler, bildiğin gibiler.'' dedi. ''Annen de iyi. Biraz soğuk almış olmalı.''
''Geçmiş olsun dersin,'' diyerek kapıdan çıkmak üzere arkamı döndüm.
''Bekle-''
''Annemle konuşmak istemiyorum.'' dedim, sonunda kendimi tutamayarak.
''Yok, yok. Onu demeyecektim. Birkaç somun ekmek al, arkadaşların ve kendin için.''
Hiç arkadaşım yok. ''Tamam, teşekkürler.'' dedim.
Ekmeklerden biriyle, Haymitch'in kapısından girmek üzereyken, hatalı davrandığımı anladım. Katniss de içerideydi.
Başını duyamadığım cümleyi, ''... görmek istiyordun, Peeta'dan yardım isteseydin!'' diye tamamladı.
Sesini duymak içimi özlemle doldurmuştu. ''Ne yardımı?''
Haymitch, uyurken yastığının altında bulundurduğu çakıyı Katniss'e doğrultmuştu. Muhtemelen nahoş uyandırma şekli yüzündendi, Katniss başından aşağı su dökmüştü. Ekmek somununu masaya bıraktıktan sonra, Haymitch'e doğru yürüyüp elimi uzattım. İtiraz etmeden bıçağı elime bıraktı. Yerde duran beyaz likör ile çakıyı ıslattıktan sonra, gömleğimin eteği ile kuruladım.
Ekmeğin köşesini Haymitch'e uzattıktan sonra, Katniss'e, ''Sen de bir parça ister misin?'' diye sordum.
''Hayır, Hob'da bir şeyler yedim. Ama sağ ol.''
''Rica ederim.'' dedim, onunkiyle aynı derecede mesafeli sesimle.
Haymitch, ıslak gömleğini lavaboya fırlatırken, ''Bırrrr... Şov zamanı gelmeden, birbirinize ısınmanın bir yolunu bulsanız iyi olur.'' dedi.
Elbette ki haklıydı, seyircilerin beklentisi Zafer Turu'nda da karşılarında Açlık Oyunları'nın aşk böceklerini bulabilmekti. Birbirlerinin gözlerinin içine bile bakamayan iki insanı değil... Aramızdaki soğuk savaşı ilk başlatan hangimizdi ve sebebi neydi hatırlamıyorduk bile. Sanırım Katniss'in arenadakileri unutma isteğiydi. Ben unutmak istemiyordum ve unutmamıştım.
Unutmayacaktım da.

ŞİMDİ OKUDUĞUN
KIVILCIM
Fanfiction74. Açlık Oyunları bitti. Oyunlar neyi değiştirdi? Peki hayatın onlara oynayacağı diğer oyunlar? Ekmekçi çocuk ile ateşi yakalamaya hazır mısınız? Yoksa kaçmayı mı tercih ederdiniz? Peeta'nın Gözünden Açlık Oyunları'nın devam kitabı Kıvılcım ile t...