- BÖLÜM 18 - BİR KERE

199 11 7
                                    

Nazım Hikmet'in bir şiiri vardır, bilirsiniz belki. "Büyümez ölü çocuklar," der Kız Çocuğu şiirinde. Doğru, büyümezlerdi. Duruma aykırı olan bendim sanırım. Çünkü büyümüştüm, ölü olduğum halde. Kendimi kontrol altına alıp nefretimi içimde beslemeyi öğretmiştim kendime.

Şimdi 17 yaşındaydım. Ne o babasının odasına gizlice girmeye çalışan çocuk, ne de babam çıksın da benimle kavga etsin diye bekleyen ergendim artık. Ruhum aynı cesede aitti. Vücudum, benim için bir cesetten fazlası değildi. Ruhumu içinde barındırıyordu ve hakkımdaki tek yaşam belirtisi kan pompalayan bir yumruktu.

Hayatım kendi bildiğimi okumakla geçmişti her zaman. İnsanların doğrularının, tecrübelerinin veya fikirlerinin benim için hiçbir önemi yoktu. Neyi istemişsem, neyin benim için doğru olduğuna karar vermişsem onu yapmıştım.

Ta ki o hayatıma girene kadar.

"Oysa o hep hayatındaydı," diye düzelttim kendimi. Evet, öyleydi. Öyleyse şimdi böylesine çabalaması niyeydi? Tüm bu uğraşlar, bu kovalamacalar ne içindi?

Yaşadığım yıllar boyunca, hep umutlanmaktan nefret ederdim. Çünkü çoğu beklediğim gibi sonuçlanmazdı. Olmayacak şeye neden bağlansaydım ki? Babam odasından çıkıp benimle oyun oynayacak diye beklerdim her sabah kalktığımda. Nevin Teyze'nin zengin bir akrabası vardı, her ay oyuncak getirirdi bana ve torunlarına. Ben de oynamadan yatağımın altına koyardım hepsini, çünkü ilk babamla oynayacaktım. Her geçen gün daha da sönerdi hevesim, hiç daha fazla umutlanmamıştım. Umutlanamamıştım, çünkü yaralarım daha da derine inmişti günler geçtikçe.

Şimdiyse istemediğim halde, içime umut konuluyordu. Oradan oraya savruluyordu ama orada bir yerde olduğunu hissediyordum. Umut vardı, ama ne içindi, işte bu, zor olan soruydu.

Anıl gözlerini tavandan indirip iki koltuk ötesindeki bana baktı. Bana acımıyordu, çoğu kişiye nazaran. Belki de bu yüzdendi ona olan yakınlığım. Bana normal hissettirdiği için, normal olmadığım halde.

"Defne..." dedi bir şeyler söyleme amacıyla.

"Sus," dedim sakince. Sesimde aksilik yoktu, aksine gayet masum bir emirdi benim için. "Bir şey söyleme, sadece böyle kalsın bu."

"Neyden kaçıyorsun?" diye sordu sanki ben bir şey söylememişim gibi. "Korktuğun şey ne?"

"Cevap vermeyeceğim," dedim gözlerim hala tavandayken. Ayağa kalkmak için hareketlendi ama benim yanıma gelmek için değildi. Gitmek içindi bu ayaklanış.

"Gidiyorum, Defne," dedi. "Çabalamaktan yorulmadım ama şu an yorulmuş gibi hissediyorum, bu sana söyleyebileceğim en açık şey. Merak etmiyorsun da ama, söyleyeyim ben."

Ağzımı açıp bir şeyler söylemek istedim ama ağzım mühürlenmiş gibiydi. Söyleyecek iyi bir şey bulamadım, iyisini aradığım içindi belki de. Anıl üç adım attı, bana daha da çok yaklaşmıştı şimdi. Dördüncü adımını atacağı sırada büyük bir gürültü duyuldu. Kaşlarımı çatarak kafamı indirdiğimde sesin onun odasından geldiğini fark ettim.

Anıl bana dikkatlice bakıp sonra kaşlarını çattı benim gibi. Ben anlık bir dürtüyle ayaklanırken Anıl önümden yürüyüp kapıdan çıkmıştı bile. Kalbim sıkıştı, boğazımda keskin bir acı oluştu. Salonda öylece kalakaldım, etraftaki her şey boş geldi. Kendime emir verip harekete geçtim. Büyük adımlar atarak koridora çıktım. Anıl birkaç adım ötedeydi, hızlıca bir nefes alıp ona yetiştim. "Bekle," dedim Anıl'a. "Ben açacağım kapıyı."

"Emin misin?" diye sordu Anıl endişeyle. "Neyle karşılaşacağını bilmiyorsun."

"Biliyorum," dedim dişlerimi sıkarak. "Bundan kaçacak kadar güçsüz değilim, çekil." Anıl çekildi, bense tüm gücümü toplayıp kapı koluna eğildim. Demir kapı kolunun soğukluğu alevlenmiş elime değdiğinde ürperdim, sanki kulaklarımdan dumanlar çıkıyordu.

DEPRESİFHikayelerin yaşadığı yer. Şimdi keşfedin