14- Yaprakçık

174 17 4
                                        

Burnuma enfes bir kahve kokusu dolarken gözlerim istemsizce aralandı. Kahve her zaman zayıf noktam olmuştur. O tanıdık koku, zihnimde tatlı bir tınıya dokunuyordu.

Başımı yasladığım yastıktan destek alarak doğruldum ve koltukta oturur pozisyona geçtim. Ofisin floresan ışıkları gözlerime aniden hücum edince birkaç kez kırpıştırmak zorunda kaldım. Görüşüm netleştiğinde, kahve makinesinin başında meşgul olan Kuzey'i fark ettim.

Neredeyse akşam olmuştu. Bu kadar derin bir uykuya daldığıma inanmak zordu. Elimle saçlarımı düzelttim, ardından sesim çatlamasın diye hafifçe boğazımı temizledim.

Çıkardığım sesle Kuzey başını kaldırmadan kahve kupalarını doldurmaya başladı. Uyandığımı fark etmiş olmalıydı ama bana zaman tanımaya karar vermiş gibi görünüyordu. Bu düşünceli hareketini fark etmemek imkânsızdı.

Ayağa kalkıp üzerimi düzelttim. Oda, uykuya dalmadan önceki kadar serin değildi. Klimaların gösterge ekranına göz attığımda sıcaklığın yükseltilmiş olduğunu fark ettim. Uyurken üşümemem için mi yapmıştı bunu? Bahse girerdim ki, evet.

Kahveleri doldurduktan sonra masasının etrafından dolanıp yanıma geldi. Gözlerimiz bir an buluştu ve bu garip sessizliği bozmak için uzattığı kahveyi alarak hafifçe gülümsedim.

"Teşekkür ederim." dedim yavaşça, "Kusura bakma, uyuyakalmışım."

"Kitapta kaldığın yere ayraç koydum." dedi kahvesinden bir yudum alırken. Bakışlarını üzerimde gezdirirken "Neredeyse bitirmişsin." diye ekledi.

Şimdiye kadar kitap okurken uyuyakaldığım hiç olmamıştı. Aksine, meraktan sabahladığım, kendimi uykusuz bıraktığım geceler vardı. Ancak sandalye ne kadar rahat olsa da uyuyakalmış olmam gerçekten bana pek uyan bir durum değildi. Sahi, sandalyede nasıl uyumuştum? Beni koltuğa mı taşımıştı?

Bir an duraksayıp gözlerimi kırpıştırdım. Bu sorulara verecek bir cevabım yoktu. Bakışlarımı koltuğa çevirdim ve bir süre yattığım yeri inceledim. Koltuk deriydi, evet, rahat görünüyordu. Ancak yastık yerine bir ceket vardı. Oysa ben sıcacık bir yastıkta uyuduğumu sanmıştım.

Birkaç saniye koltuğu süzdükten sonra bakışlarımı Kuzey'e çevirdim. Tepeden bakan, ifademi tartar gibi bir hali vardı. İşte o anda hafızamın tozlu köşelerinde bir şeyler canlandı. Birkaç saniyeliğine onu gördüğümü ve ona sarıldığımı hatırlar gibi oldum.

Yoksa gördüklerim rüya mıydı? Kuzey’e sarılmış olamazdım, değil mi? Başımı tişörtüne sürmüş olmam mümkün müydü? Zihnimde beliren görüntüler rüya ile gerçek arasında ince bir ipte yürüyordu.

Gerçi, eğer böyle bir şey yapmış olsaydım Kuzey beni suçlamazdı. İnsan uyumadan önce tuhaf şeyler yapabilirdi. Hem suçlayacak olsa bu kadar sakin davranmazdı. Ama yine de utanç sıcak bir dalga gibi tüm benliğimi sarıyordu. Ellerimi istemsizce kollarıma doladım ve kendi kendime sarılma ihtiyacı hissettim. Bir başka 'sarılma vakası' daha yaşayacak durumda değildim. Bu yüzden rüya mı yoksa gerçek mi diye sorgulamamak en iyisiydi.

“Akşam yemeğini nerede yiyeceğiz?” diye sordum sesimi fazla yükseltmeden. Sanki daha yüksek sesle konuşsam içimdeki utancı ele verecektim.

Kuzey’in yüzünde fark edilmesi zor bir gülümseme belirdi. O kadar kısa sürdü ki hemen kayboldu. Ama gözümden kaçmamıştı.

“Acıktın mı?” diye sordu sesinde hafif bir merakla.

“Çok açım.”

“Saat altıda yemekhaneye gideriz.”

SAT KOMANDOSUBağımlısı olacağınız hikayeler. Şimdi keşfedin