Beş ülkeye ayrılmış bir dünya, sırlarla örülü bir kader... Denizlerle ayrılmış beş güçlü ülke arasında hassas bir denge hüküm sürmektedir. Ancak bir tatil gezisi sırasında kaçırılan Ceren, bu dengeyi altüst edebilecek sırların tam merkezine çekilir...
Sizi seviyorum lan <3 (sevgi patlaması) Yorumlarınızı eksik etmeyin!!!! Ben hepsini ama hepsini keyifle okuyorum. İyi okumalar <3
Oops! Bu görüntü içerik kurallarımıza uymuyor. Yayımlamaya devam etmek için görüntüyü kaldırmayı ya da başka bir görüntü yüklemeyi deneyin.
⚓
Rezil kelimesi artık üzerime yapışmış bir etiket gibiydi, ama Kuzey'in yanındaki o birkaç saniye, her şeyi unutturuyordu. Gözlerimiz bir an için birbirine kilitlendiğinde, ne hissettiğimi anlamaya çalıştım. Düşüncelerim karmakarışık, kalbimse çoktan onun ritmine uymuştu. Kendimi toparlamak için öne atıldım, kolundan destek alarak ona biraz daha yaklaştım. Bu mesafenin bile aramızda bir uçurum olduğunu hissettim.
Belki de yüzüncü kez, "Teşekkür ederim." dedim. Sözlerim, sesim gibi utançla doluydu.
Kuzey'in hafif bir tebessümle karşılık verdiğini gördüm. Duruşumuzu düzelttikten sonra, arkamı döndüm ve kendi arasında sessizce konuşan ekibe kaçamak bir bakış attım. Bu kez adımlarımı daha dikkatli atmaya özen gösterdim. Basamağı inip ayaklarım toprak zemine bastığında, gördüklerim nefesimi kesti. Gözlerim manzaraya takılıp kalırken bu anı kelimelere dökmek imkansızdı.
Ufuk çizgisinin kesintisiz bir belirginliği vardı. Hiçbir insan yapımı eser bu manzarayı bozamamış, doğanın ihtişamı hâlâ ilk günkü kadar dokunulmaz kalmıştı. Buraya ait olmayan tek şey, arkamdaki helikopter ve benimle birlikte inen askerlerdi. Yabancıydık; bu topraklara, bu manzaraya, bu sakinliğe.
Bacaklarım, irademden bağımsız bir şekilde hareket etti. Bu eşsiz manzarayı daha yakından görebilmek için bir adım attım. Sıcak rüzgâr yüzüme çarptı; onunla birlikte toprak zeminde yankılanan bot seslerini duyuyordum. Bir dakikadan az zamanım vardı; bunu biliyordum, ama gözlerimi manzaradan ayıramıyordum.
Bulunduğumuz dağın zirvesindeydik. Yine de çevrede daha yüksekte yükselen dağlar görebiliyordum. Aşağıya doğru uzanan yamaçlarda, birkaç çalı dışında hiçbir şey yoktu. Sanki bu yer, insan eli değmemiş bir vahşilikle korunmuştu.
Etrafı inceledim; yerleşim yeri izleri, bir yol ya da yaşanmışlık belirtisi aradım. Ama hiçbir şey yoktu. Belki güneşin kavurucu parlaklığı algılarımı köreltiyordu, belki de Kuzey'le yaşadıklarım yüzünden kalbim hâlâ çok hızlı atıyordu. Bunun, o an gördüklerimi daha da büyülü hale getirip getirmediğini sorguladım.
Tam bu anın güzelliğine kendimi kaptırmışken, arkamdan gelen kuvvetli bir motor sesi her şeyi böldü. Yerimde hafifçe irkilerek sesin geldiği yöne döndüm. Üstü açık iki dağ kedisi, toprak zeminde paralel bir şekilde park edilmişti. Engin, toprak rengi arabanın sürücü koltuğundaydı. Gaz pedalına sertçe yüklenirken bana doğru sırıttığını gördüm.
Yüzündeki o pis sırıtış, beni korkutmak istediğini açıkça ele veriyordu. Ama asıl şaşkınlığımın sebebi Engin değildi. Bu iki arabanın orada durduğunu nasıl fark etmemiştim?