Merhaba Muamma Ailesi :)
Sizleri bekletmeden bölümleri paylaşmaya çalışıyorum, emeğe karşılık oy ve görüşlerinizi eksik etmeyin lütfen 😉 sizleri seviyorum
Esen kalın 🤗
Keyifli okumalar 😎
Ermen'in evi önceden hazırlatması, temizlik, mobilya gibi angarya işlerle beni yormaması hoşuma gitmişti. ince düşünüyordu. dolapları Sinem ile yerleştirirken en ince detayına kadar inceliyor yine de bir kusur bulamıyorduk. ne demişler 'kadınların önüne dünyanın halısını da sersen keşke şu tarafa doğru serseydin' dermiş. ya kusursuz bir adamdı ya da ne sevdiğimi iyi biliyordu. ev apartman içinde olmasına karşın dublex tasarlanmıştı. üst katta ki terasta sigara içip sohbet eden Ermen ve Erkut'un yanlarına gitmeden önce içecek birşeyler hazırlamak için yatak odasından çıkıp alt katta salonla birleşik olan mutfağa girdik. evin en beğendiğim yeri kesinlikle mutfaktı. siyah ahşaptan yapılmış dolap kapakları öyle ihtişamlı duruyordu ki siyahı sevmeyen ben, siyaha aşık olmuştum. tıpkı sevdiğim adam gibi. siyahtı, karanlığı içine çektikçe çekiyor, sevmekten kendini unutuyordu insan. onu sevmek ömür uzatıyordu, onu sevmek kadere başkaldırıştı, onu sevmek ölümü göze almaktı, onunla ölüme gidebilmekti...
camdan dışarı dalmış giderken koridorda koşarak gelen Sinem'in tiz sesi kalbimi yerinden oynatmaya yetmişti. söylediği sözcükleri anlamlandırmaya çalışırken, sırtımda hissettiğim sıcaklık alev gibiydi. yanılmamıştım ateşe dönmüştüm arkamı. ocağa kahveyi koyduktan sonra arkamı yaslamış hayallere dalmıştım. saçım uzun olsaydı kesin alev almış olacaktı.
'Heyy kahve taşmış görmüyor musun!'
'ne bileyim dalmışım öyle sen neredeydin?'
'boşver şimdi beni hadi makine de yap da hemen hazır olsun, bir mutfak faciasıyla daha Erkut'un diline düşmeye halim yok'
'tamam sen yukarı çık ben kahveleri hazırlayıp geliyorum'
Sinem facianın eşiğinden döndürdüğünde hızlıca kahve makinesinin ayarını yaptım. tuşa basıp hızlıca yanmakla yanmamak arasında kalmış gömleğimi değiştirmek için yatak odasına adeta koşmuştum. ceviz renkli dolap kapağını açıp az önce yerleştirdiğim kıyafetlerden siyah şifon gömleğimi giymek için yatağın üzerine koydum. rutin üst değiştirme işlemini tamamlamak için gömleğimin alt düğmelerini iliklemeye başladım. kapının arkasında olan dolabın önünde işimi halletmeye çalışırken sırtımda oluşan ani darbeyle, başımı dolaba çarparak yere çakılmıştım. gözlerimi acıyla kapatıp açtığımda Ermen bana bakıyordu.
'yardım etsene ne bakıyorsun!'
bedenimde hissettiğim acı tavan yaparken çıkan sert sesim umrumda bile değildi. ilk iş bu dolabın yerini değiştirmek olacaktı. hala harekete geçmeyip bana bakan Ermen yanlış birşey yapmış gibi hızla boynuma ve belime destek vererek ayağa kaldırdı. dolapla Ermen'in arasına sıkışıp kaldığımda yeni farkettiğim görüntüyü beynimin algılaması saniyeleri bile almamıştı. açık olan üst düğmelerim haddinden fazla dekolte oluşturmuştu. utanarak üzerimi düzelttiğimde Ermen ne diyeceğini bilemeyen gözlerle baktı. sonunda ağzımdan bir cümle çıkabilmiş ve sessizliği ilk bozan olmuştum.
'şey ben üzerimi değiştirecektim de' gözlerimi kaçırırken kalp atışlarımın sesi kulaklarımda yankılanıyordu. Düğmeleri hızla iliklemeye çalışayım derken parmaklarım birbirine dolaşıyor, aptal bir görünüm ortaya çıkıyordu.
'Bu kadar güzel olmak zorunda mısın?'
Söylediği cümle karşısında kızarması gereken yüz onun olmalıydı. Yanaklarım alev alev yanıyordu. Görmesem de yüzümün rujumla aynı tonda olduğuna yemin edebilirdim. İşaret parmağımı havaya kaldırıp göğsüne vurduğum da iğne etkisi yaratmazken, aklımda tehdit cümleleri arıyordum. Ta-taa! Öyle bir kayıt bulunamadı! Ne diyecektim ki 'hemen buradan gitmezsen akşama yemek yok' filan mı? Yada polis çağıracağım!? Babam da, sevdiğim adamda tehdit cümleleri konusunda ciltler dolusu öneriler yazabilirdi! Ne yazık ki ben teğet geçmişim o konuyu. Sağ elim hava da gözlerinin içine baktığımda öfkem diniyor, düşüncelerim çorba haline geliyordu. İç sesinle konuşurken lafın lafı açması, nereden geldim ben buraya düşüncesi dünyanın en komik olayıydı bence. Sanki beynimde cumartesi günleri toplanıp, kısır ve patates salatası eşliğinde gıybet yapan bir topluluk vardı. Biri komşunun kızına takmış, birisi oğlum askerden geldi der gibi her hücremden bir ses çıkıyordu. Acaba bu durumu tek ben mi yaşıyordum? Elimi indirerek hızlıca oradan uzaklaştım. Arkamdan utandığım için kendi kendine dalga geçtiğine ve o aşık eden gülüşünü attığına adım gibi emindim.
hazır olan kahveyi fincanlara katma işlemini de bitirdiğimde terasa doğru dikkatli adımlarla yürüyordum. en korktuğum şey kapı kenarlarındaki çıkıntılara takılıp elimdekileri yere dökmekti. normal insanların fobisi, gök gürültüsü olur, şimşek çakması olur, ne bileyim asansör de kalmak falan olur! benim fobimde misafirlere götüreceğim şeyleri dökmek! aman ne kadar korkutucu(!). evin her yerini inceleyerek gidiyor bir şeye takılmamak için ölüm kalım meselesiymişcesine dikkatle ilerliyordum. masaya kahveleri koyup Ermenin yanındaki boş koltuğa yerleşerek özlenilen temiz havayı ciğerlerime doldurdum. baharın yavaş yavaş gelmeye başlaması demek terasta daha çok vakit geçirmek demekti. benim için dünyanın en keyifli şeyiydi. beyaz seramik zeminli terasımızda ahşaptan yapılmış 'L' şeklindeki otantik koltuk beyaz minderleriyle oldukça rahat görünüyordu. ortalama bir terastan daha büyük olan bu alanın bir köşesine yapılmış bir bebek havuzu duruyordu. açılabilir camlarla çevrelenmiş terasta kış günleri yağmur eşliğinde en güzel yemek yenilebilecek yerdi. Böyle söyleyince gösterdiği evi satmak için kırk takla atan emlakçı gibi oldum :) dikkatimi evden alıp Ermen'lere verdiğimde kahvelerini içiyor günlük konuşmalarla ortamı neşelendiriyorlardı.
ŞİMDİ OKUDUĞUN
MUAMMA | #Wattys2017
Non-FictionGenç adam bir kaç adım attığında kulübe büyük bir gürültüyle patladı. Ahşap tahtalar etrafa saçılıyor alevler hızla büyüyordu. Kızarmış gözleri dumanın etkisiyle buğulanırken, sağ gözünden bir yaş düşmüştü. Her zaman ağır duran, sert bakışlarıyla or...
