15, 16, 17 ve 18. Bacağımdaki kaslar birbirinden ayrılmaya başladığında squat yapmaya bir son verip olduğum yere oturdum. Tüm vücudum acıyla inliyor gibiydi. Üzerimden kamyon geçmiş gibi hissetmem de bana oldukça normal geliyordu. Çünkü hissettiğim tek acı fizikselle sınırlı değildi, kalbim de acıyordu. Ve onun acısını geçirecek insanla aramı mahvettiğim için her şeyi hak ediyormuş gibi hissediyordum. Bir yanım da haklı olduğumu söylüyordu ama yine de içimi ferahlatacak kadar güçlü bir etkisi yoktu kalbimde.
Sadece boşluktaydım.
Elimin altındaki havluyla alnımda biriken terleri sildim ve kendime ağlamayacağım emirlerini vererek ayağa kalkıp banyoya doğru ilerledim. Duş alıp kendime gelecektim.
Aciz düşüncelerimi akan sıcak suya bıraktım ve yarım saat boyunca sadece hissizce duş aldım.
Üstümü giyinip saçlarımı kuruturken de kötü düşüncelerimi sürekli geriye doğru ittim ve başka şeyler düşünmeye kendimi zorladım.
Tüm işim bittiğinde elime telefonumu almış, yatağımın üstüne oturmuştum ve ekrandaki 'İrlandalı' yazısına aval aval bakıyordum.
Ne kadar üzgün olsam da ona o kadar sinirliydim ki. Bana kullandığı o son kelimeler. İlk kez uzun konuştuğunda ince dudaklarından dökülen yaralayıcı sözler. Hepsi ayrı ayrı öfkemi hissettiriyordu içimde.
Beni tanıyamamış olmasına kızgındım. Bir reklam çekimine gitmemi düşünmesine, magazini ciddiye aldığımı sanmasına kızgındım. Yeri geldiğinde ya da sadece canı istediğinde, yardıma ihtiyaç duyduğunda gözleri beni kısa kısa masumluğuna davet ettiği halde bana onları söylemiş olmasına kızgındım. Uçan İrlandalı'ya beni o şekilde değersiz gördüğü için kızgındım.
Belki de sadece lanet olası benliğime kızgındım.
İşe yaramaz ve koca dünyaya fazlalık gibi gelen biriymişim gibi hissediyordum. Evde yalnız kalmayı ve kendimle vakit geçirmeyi seven ama yalnız olmaktan hep nefret eden biriydim. Çocukken babamın yokluğunu çekerken, büyüyünce annemi kaybetmiş ve onun yokluğunu çekiyordum. Ve şimdi de Horan'ın yokluğunu. Mavi irislerin yokluğunu. Kusursuz Niall kokusunun yokluğunu. Yumuşak boynundan yükselen beni öp tınılarının yokluğunu. Beni delen bir çakma sarışının yokluğunu. Bana hiçbir zaman değer vermeyen çakma sevgilimin yokluğunu.
Tanrım. Bana bunları yaşattığı için ondan nefret ediyordum.
Telefonum çalmaya başladığında gözlerimi kırpıştırdım ve birkaç damla göz yaşı yanaklarımdan süzüldü. Onları umursamadan telefona baktım. Arayan Daniel'dı.
"Efendim Dan?" Gerizekalı ağlamaklı ses.
"Annie? Nasılsın?" Benim aksime onun sesi eğlenceli geliyordu.
"İyiyim," dedim hayatımdaki en büyük yalanı söyleyerek. Gerçi nasılsın sorusuna iyiyim cevabını vermek, hayatım boyunca söylediğim en büyük yalandı her zaman insanlara karşı. "Sen nasılsın?"
"Ben de iyiyim. Boşsan bir şeyler yapalım mı diyecektim?" Uzun zamandır Dan'le bir şeyler yapmadığımız için kendimi suçlu hissetsem de -sevgili rolümü arkadaşımdan önde tutmuştum- teklifini geri çevirmek zorundaydım çünkü içimden bir şey yapmak gelmiyordu.
"Ben biraz hastayım, Dan. Sesimden de anlamışsındır. İyileştiğimde söz veriyorum." Dan'in beni yanlış anlamayacağını biliyordum.
"Bir şeye ihtiyacın olursa ara, tamam mı?"
"Tamam," dedim ve birkaç saniyelik sessizliğin ardından telefon kapandı.
Yeniden kendimle yalnız başıma kalmıştım. Kötü düşüncelerim beynimde birikmişti ve kalbimin araladığı boşluktan sinsice içeri sızıp kalbime zehirli bir acı yayıyorlardı. Şu an hiç olmadığım kadar duygusaldım, kalbimin üstünde müthiş bir ağırlık hissediyordum ve bu ağırlığın oluşturduğu baskı altında ezilmekten korkuyordum.
ŞİMDİ OKUDUĞUN
Butterfly's Wings
Fanfiction“Canım kızım, Seni kollarıma aldığım ilk anı bugün gibi hatırlıyorum. Minicik, sıcacık ve savunmasız, pamuk gibi.. Bembeyaz. Şirin. Beyaz kelebeğim, sen artık kanatlarını çırpmaya başlıyorsun. Hayatın zorlu, ama aynı zamanda güzel yolunda uçmaya h...
