Kesik öksürüklerinin arasında, ağzından çıkan suyun boğazına dek yürüdüğünü hissedebiliyordu. Gözlerini açmaya çalıştı; kısık kirpiklerinin arasından görülen, suyun gölgelerinin dolaştığı siyah tavan bulanıktı. Baktığı duvarlar, az önce kendi etrafında dönmüş ve aniden durmuş gibi yalpalıyordu. Kısık sesle inledi ve öksürmeye devam ederken, ellerini yere bastırıp destek aldı. Göğsünün tam üzeri daha öncesinde ağır bir baskı altında kalmış gibi sızlıyordu. Aklının ışıkları teker teker ve ağır ağır, yeniden yandı. Ciğerlerine oksijeni minnetle çekti ve inanmakta zorluk çekse de kurtarıldığını fark etti. Sırılsıklam halde üşürken doğrulmaya çalıştı.
"Biraz daha yat." dedi bir adam, emir verir gibi. Sesi tanıyordu. Başını hızlı bir hareketle, sesin geldiği yöne çevirdi. Ağzından şaşkınlık ve ani hareketin etkisiyle oluşan baş dönmesi yüzünden kısık bir inilti çıktı.
Uzun bir süre, baş dönmesi geçene dek, göl ve duvar arasındaki taşların üzerine oturmuş, ayaklarını göle doğru uzatmış adamı izledi. Çatlaklardan sızan yeraltı sularının şırıltısı dışında ortalık sessizdi.
"Sen miydin?" dedi şüpheli çıkmasını engelleyemediği bir sesle. Adam ilk kez dönüp gözlerini kızın tedirgin gözlerine dikti.
"Kim?"
Hira, şüphelerinden bahsedecek olursa adamın sinirleneceğinden korkuyordu bu yüzden vazgeçerek,
"Hiç." dedi.
"Yüzme bilmiyorsan, boyunun iki katı yüksekliğindeki göle ne diye giriyorsun?"
"Yüzme biliyorum." dedi kısaca. Kendini savunur gibi değil, bariz bir durumu ortaya koyar gibi konuşmuştu. Aklı, onu son gördüğünden bu yana, yüzü fark edilir şekilde çökmüş ve kararmış adamdaydı. Gözlerini, tanıdığı ve bildiği yabancıdan oldukça farklı görünen adamdan ayıramıyordu.
İlk kez, onun, koruyucusu ya da arkadaşı değil, bir katil olduğunu fark ediyordu.
"Bizi yüz üstü bıraktın." diye mırıldandı kısık sesle. "Neden?"
Sesinin soğuk çıktığının ve kulağa hiç de dostça gelmediğinin farkındaydı. Neden böylesine uyuşmuş hissediyordu?
"Enstitünün yabancı bir adamı sığınağa kabul edeceğini düşünmüyordun herhalde." dedi adam, bakışlarını gölün yüzeyine dikerek. Parmakları hafifçe kırdığı sağ dizinin üzerinde yavaşça ritim tutuyordu. "Üstelik halletmem gereken...işler vardı."
"Ne gibi işler?"
Adam delici bakışlarını yeniden kızın yüzüne dikti. İfadesinde gram değişme olmamıştı, cevap vermedi.
"Uin'i öldüren sendin." dedi Hira, fısıldayarak. Zorlukla ayağa kalktı, üzerine yapışmış atlete ve kısacık şorta rağmen utanç hissetmeyerek adama yaklaştı.
"Bu bir soruydu. Cevap ver."
Adamın gözleri kısa bir süre için, öfkesini yansıtırcasına kısıldı ama bu garip yansıma geldiği kadar hızla yok oldu.
"Karışma." dedi kısaca. "Ne kadar az şey bilirsen, o kadar iyi."
"Başkalarının ölümü üzerine yeni bir düzen kurulamayacağını söyleyen sendin. Onlardan ne farkın kaldı? İntikam diye bahsedip durduğun, gerçekten bu muydu? Kaç kişiyi öldüreceksin? Nereye kadar gideceksin? Beni de...öldürür müsün mesela?" Son cümledeki bariz bocalayışı, mağaranın duvarlarında zayıfça yankılandı.
"Ölümü bekleyecekler." dedi adam tıslayarak. "Ölümü beklemek; ölümün soluğunu her an ensende hissetmek ne demek göstereceğim onlara. Ecelin yavaş yavaş, sinsice, onlar için pusuya yattığını bilerek yaşayacaklar. Aldığım intikam yalnızca ölümden ibaret değil, anlıyor musun? Korku. Sonunda ölümü yeğ tutacakları kadar yıpratıcı bir bekleyiş."
ŞİMDİ OKUDUĞUN
KOLYE
Fantascienza"Güneş'in ölmeye başladığı zamanlarda, Dünya'yı başka bir galaksiye taşıyacak güce sahip iki kolye icat edilir. Ne var ki kolyeyi taşıyacak iki kişinin, insanlığı korumak adına ödemesi gereken ağır bir bedel vardır. " Yeni devirde, dengeler değişmi...
