Sabah Uyandığımda...
Sabah uyandığımda, Ayaz Efe ile Emir Ege’nin kaldığı odanın kapısının açık ve içinin boş olduğunu gördüm. Endişelendim ve hemen telefonuma baktım. Ayaz Efe özelden bana mesaj atmıştı:
Domuz Suratlı A.: “Sabah bir sorun çıktığı için çıktık. Sizin uyuduğunuzu görünce uyandırmadan gittik. Endişelenme.”
Hemen mesaj yazmaya başladım.
Ben: “Sorun neydi ki?”
Domuz Suratlı A.: “Önemli bir sorun değil, hallettik. Bu arada kahvaltı yapmayı unutma.”
Ben: “Kahvaltı yapmadığımı nereden biliyorsun?”
Domuz Suratlı A.: “O da bizde kalsın. Kendine iyi bak.”
Ben: “Sen de kendine iyi bak.”
Kayra, sabah erkenden işi olduğu için hazırlanıp gitmişti. Ben ise yine kahvaltı yapmadan hazırlanmıştım. Kimse bana kahvaltı etmeyi sevdiremeyecek. Kahvaltı hep mutsuz başlar ve mutsuz biterdi benim için. Her neyse…
Okul saatine göre erken gidecektim. Yürüyerek gitmek istiyordum. Yolda kulaklığımı takıp müzik dinliyordum. Derken arkamda birinin beni takip ettiğini fark ettim. Genelde hep böyle olurdu ama korkmazdım. Çünkü kendimi korumasını bilirdim. Bunları kimin üzerime saldığı da belli olduğu için gönül rahatlığıyla dövüyordum.
Bir ses duydum:
“Hey kız! Sana B’den selam var.”
“Git selamını köpeklere ilet.”
“Ayıp ediyorsun.”
“Hiç mi sıkılmadınız? Kendisi çıksın gelsin!”
(Ben neden bu kadar cesaretliyim? Onu gördüğüm gibi bayılacağımı biliyorum.)
“Ha, bu kadar istiyorsun.”
Sence istiyor muydum? Tabii ki hayır. Ama ifademden ödün vermedim.
“Onun bir yerleri yemez, gelemez yani.”
Deyip hızla oradan uzaklaştım. Kâbuslar anında gözümün önüne geldi.
“Hayır, olamaz! Hayır! Göksel yapma, üzme kendini. Güçlü ol. Kimse senin zayıf noktanı görmesin. Göksel, onları güldürme… başta aileni!”
Bunu kaç kere tekrarladım bilmiyorum ama okula geldiğimi fark edince hemen lavaboya gittim. İçeride kimse olmadığını görünce, kapının önüne “Tadilat var” tabelası koydum ve kapıyı kilitledim.
“İşte Göksel, ağlayabilirsin.”
Sebep ne? Beni üzdüklerinde ellerine ne geçiyor? Zevk mi alıyorlar? Neden yapıyorlar bunu bana? Ben doğum günüme lanetler yağdıran bir kızım, onlar yüzünden… neden ha, neden?
Yaklaşık bir saat lavaboda ağladım. Saatime baktım, bizimkiler şimdi dersteydi. Kayra şimdi merak etmiştir. Hemen çöktüğüm yerden kalktım, yüzümü yıkadım. Göz altlarım şişmişti, kapatıcı sürdüm. Rimel falan da yaptıktan sonra kapının kilidini açtım, “tadilat var” tabelasını tekrar yerine koydum ve sınıfa doğru yürüdüm.
Sınıfa girdiğimde Kayra rahatlamış bir ifade takındı. Sınıftakiler ise uyuşuk uyuşuk laflar konuşuyordu, hiç umurumda değildi. Yerime oturdum. Emir Ege hemen arkasını döndü, işaret parmağını kaldırdı.
“Biz seni ne kadar çok merak ettik, haberin var mı? Neden bize mesaj atmadın?”
“İşaret parmağını indir. Bana karşı işaret parmağın kalkmasın bir daha.”
(En sevmediğim şeydi çünkü.)
“Konu bu mu şimdi Göksel? Biz seni çok merak ettik.” Dedi Kayra.
“Dipnot geçmek zorunluluğu hissettim. Ayaz Efe hepimizden fazla merak etti. Yani… bir şeyler mi oldu bilmiyorum, bu da kendi görüşüm.” Dedi Emir Ege.
Ayaz Efe inatla arkasını dönmüyordu. Onun merak ettiğini hiç sanmıyordum. Demek merak etmiş ha… Öğretmenin uyarısıyla Emir Ege önüne döndü, ben de dersi dinlemeye çalıştım.
Ders bittikten sonra yanına gittim.
“Ayaz Efe, bana bir bakar mısın?”
“Ne bakacağım ben sana? İnsan haber verir! Hem neredeydin sen? Okula tek başına gelmeyebilirdin. Beni arayabilirdin. Merak ettik, mesaj atıyoruz, bakmıyorsun da!”
(Bu şimdi bana trip mi atıyor?)
“Ne trip atıyorsun be, işim vardı.”
“Trip atılmayacak durum mu var burada?”
Bir kahkaha attım.
“Komik mi?”
“Evet.”
“Gül o zaman.”
Yine aynı tavırla…
Ben de güldüm.
Artık eve gitme zamanıydı. Can yine beni almaya gelecekti; yarın ise Ayaz Efe bize gelecekti.
Birlikte yürürken Emir Ege konuşmaya başladı:
“Yarın Kayra bize gelecek. Eee Kayra, ne düşünüyorsun?”
Kayra bıkkın bir nefes verdi ve konuşmaya başladı.
“Ne düşünebilirim, normal bir insan gibi geleceğim.”
“Öf be, yani benim gibi beyefendinin evine gitmekten onur duymuyor musun?” Bunu demesiyle birlikte hepimiz kahkaha attık.
“Bu kadar mısınız cidden? Ben böyle bir insanım yani, beyefendi. Neden güldünüz?” Bunu demesiyle tekrar kahkaha attık.
“Tamam tamam.” Kahkahalarımın arasından dedim. Boğazımı temizleyip konuşmaya başladım: “Peki sen Domuz Suratlı, benim evime geleceksin yarın. Ne düşünüyorsun?”
“Bu küçük civcivin yaşadığı ortamı görmek istiyorum. Tavuklar falan.”
“Komik mi?” dedim.
“Evet, komik.” Dedi. Déjà vu.
Can’ın beni çağırmasıyla onlara el sallayıp Can’ın yanına gittim. Hemen kolunu omzuma attıktan sonra beraber yürümeye başladık.
“Okulu sevmişsin galiba.”
“Gibi gibi.”
“İyi bari, sevmekten başka şansın yok. Yoksa puf! Van.”
“Sen de mi ya?” diye isyan ettim.
“Başından beri. Gerçekten Gökhan Abi çok iyi tehditler buluyor.”
“He he...” dedim ve dudak büzdüm.
Bunu görünce, “Tamam tamam Göksel, küsme,” dedi.
“Ben sana küser miyim?” diyerek ona sarıldım.
🐥🐥🐥
İsmin ne?dedi. Söyleyiverdim:
Müstesna, Müstesna. Birden ben ona kalbimi verdim, Müstesna Müstesna.” diye evde bağırarak bunu söylüyordu Can.
“Bunu söyleme ya."
“Napim, seviyom hele temizlik yapınca...”
“İsmin ne dedi söyl—“
“Can!” diye bağırdım. Tabi takar mı...
Şimdi ne mi yapıyorduk? Can’ı bize gelmesi için ikna ettikten sonra ikimizin üzerinde önlük, başörtü, ellerimizde paspas ve temizlik bezi... Özellikle sarı bez, bu detay önemli. Temizlik yapıyoruz. Nedeni ise Ayaz Efe’nin evimize geleceği. Bir de geçen hafta temizlemiştik ama 5 kardeşli bir ev nasıl temiz kalabilir?
“Ben bir şey diyeyim mi?” dedi Can.
“De,” dedim.
“Bir şey.”
“Off gıcık!”
“Seviyorum seni çıldırtmayı, napim?”
“Hahaha çok komiksin.”
“Lan bu ne? Siz ne zamandır yerleri silmemişsiniz?”
“Ya geçen hafta... Ama biliyorsun bizimkileri.”
“Bilmez miyim?”
“Göksel, telefonun çalıyor!” diye bağırdı Can odadan.
“Kim arıyor?” dedim.
“Vallahi Domuz Suratlı A. Diye biri. De ne alaka Domuz Suratlı?”
“Aaaa ya dur bakayım.”
“Kim lan, Domuz Suratlı?”
“Ayaz Efe.”
“Ya insan çocuğu ‘Domuz Suratlı’ diye kaydeder mi? Çok ayıp.”
“Seni de gördük. Sevmediğin arkadaşlarını Maymun, Kurbağa, Zürafa diye kaydediyordun.”
“Hak ediyorlardı, napayım yani. Hepsi de Maymun Suratlıydı.”
“İki defadır arıyor, baksana,” dedi.
“Ay unutmuşum.”
“Kız, ne kadar çabuk unuttun!”
“B12 eksikliğim var.”
“He doğru.”
Hemen odaya girip telefonumu aldım.
“Efendim?”
“Çıkıyorum da, bir şey lazım mı diye soracaktım.” Dedi Ayaz Efe.
“Yok, bir şey lazım değil.”
Arkadan Emir Ege’nin sesi geldi:
“Gökselcik, baklava falan istemez misin? Ayıp ediyorsun.”
“İstemem, sorduğun için teşekkür ederim Ayaz Efe.”
“Rica.” Ve telefon üzerime kapandı.
“Ne diyormuş kız?” dedi Can.
“Ya sen Müstesna Abla gibi oldun he.”
“Başından beri öyleyim. Eee, ne dedi?”
“Gelecekmiş. Bir şey lazım mı diye sordu.”
“Off, erkek ya.”
“Töbe estağfurullah. Sen bir elini yüzünü mü yıkasan?”
“Kızım benim elim yüzüm hep temiz tamam mı? Hem sen neden benle dalga geçiyorsun bilmiyor musun, ben yani abiniz nasıl biri—“
Telefon çaldı ve Can:
“Efendim Şekerparem, Nartanem... Ya söyle kurban olayım.”
“Hıhı abimiş, hele bak hareketlere.”
Son işleri de bitirdikten sonra kapı çalmıştı. Üzerimde yeşil bir kazak, altımda ise eşofmanım vardı. Evdeyiz diye fazla önemsememiştim ama dışarı da çıkmak lazımmış. Oturduğum evin çevresini de çekmeliymişiz… Ne alaka ise.
Can işi olduğu için çıkmıştı, ben ise evde yüzüme bakım yapıyordum. Çünkü bir gazetede yayınlanacaktı, millet güzel kız görsün diye... Evet, şımardım, kabul ediyorum. Bakım yaptıktan sonra yarım kalan filmi izlemeye başladım.
Zil çalınca kapıya doğru koştum. Kapıyı açınca Ayaz Efe ile karşı karşıya geldik. Üzerinde beyaz tişört ve siyah pantolon vardı. Bir de ceket… Tamam Göksel, yeter bu kadar incelediğin.
“Hoş geldin.”
“Hoş bulduk da… Bu sefer yere düşmedin.”
“Komik mi?”
“Evet.”
“Gül o zaman.”
“Tamam ya, kavga etmeye başlamayalım,” dedi. Söylediğine karşılık gözlerimi devirdim.
“Eee, bana neler yaptın?”
Zıkkımın kökü.
Tabii bunu dışımdan söylemedim. Değil mi Göksel?
Alnına üç kez vurdu. “Aaa, çok ayıp dediğin!”
“Ben dışımdan mı söyledim sence?”
“Valla ben diyorum, bu Göksel’den adam olmaz,” dedi Büyühan.
“Bir ara nazik davranmaya çalışıyordu,” dedi Afacan.
“Özür dilerim,” dedim.
“Rica ederim,” dedi. Ne alaka şimdi?
Kamerasını çıkardı ve içeri doğru adım attı.
“Müsaadenle çekim yapacağım, okul gazetesi için,” dedi.
“Olur.”
Evet, eve girmiş bulunuyoruz. “Göksel gelsene!”
Tabii gittim ve ona katıldım.
“Evet, bugün Göksel Ayar’ın evindeyiz. Ayaz Efe Akarsu, ne düşünüyorsunuz?”
“Şu an sadece ne yemek yaptığını merak ediyorum.”
Yavaşça mırıldandım: Obez.
Tabii o duydu ama kamera duymadı. Ah kamera, üzülme, bir dahakine...
“Tabii yaptım Ayaz.”
“Sen önden git o zaman, evi falan tanıt. Ben seni çekeyim.”
“Tamam o zaman,” dedim ve tam öne doğru adım atıyordum ki popomun üstüne düştüm. Tabii Ayaz Efe durur mu, gülmeye başladı… Hem de anıra anıra! O gülünce ben de gülmeye başladım, nedense.
“Yardım edecek misin?” diye sordum.
“Tabii tabii, hemen emriniz olur,” diyerek bir elinde kamera, bir eliyle beni tuttu. Kalktıktan sonra kendime çeki düzen verdim.
“Evet, ufak bir kaza,” deyip önden yürümeye başladım. Tabii arkadan Ayaz Efe’nin “Kesin öyledir,” deyişini de duyarak.
“Şimdi burası salonumuz ve mutfağımız birleşik, yani görüyorsunuz. Diğer odaları göstermeyeceğim çünkü özel. Fakat kendi odamı gösterebilirim.”
“Hay hay,” dedi Ayaz Efe ve peşimden geldi.
Kapıyı açtım ve konuşmaya başladım:
“Burası da benim odam. Aslında iki yatak olmasının sebebi, birinin Kayra’nın yatağı olması. Odamı severim çünkü bana ait olan bir yer.”
Ellerimi çırptım. “Bu kadar! Şimdi yemek yedikten sonra görüşürüz.”
Ayaz Efe’nin yanına gidip kameraya el salladık. Çok tatlı çıkmıştık.
Yemekleri yine ablam yapmıştı. Ben eve gelmeden önce onları masaya koydum. İçecekleri hazırlayıp birlikte yemeye başladık.
“Bu çok iyi, senden beklemezdim,” dedi Ayaz Efe.
“Ben yapmadım da, ondan olabilir mi?”
“Ben de zaten şüphelenmiştim.”
“Aynen,” deyip dalgaya vurdum.
“Odanda gitar vardı, çalmayı biliyor musun?” dedi.
“Evet, biliyorum.”
“Sen gitar çalsan, ben de sana eşlik etsem… Öyle bir video çok güzel olur. Bir de Rana Özay, Rehber Öğretmenimiz, ‘Kimin videoları daha iyiyse ona sürpriz var’ demiş gruba.”
Direkt “Ben istiyorum,” demiyor da…
“Olur, ben çalarım.”
Kamerayı tekrar açtı. Üst üste fotoğraflar çektik. “Fazla oldu” diye sorduğumda “Gazeteye koyacaklarımızı seçeriz, fazla olsun” dedi.
Ben odamdaydım. Gitarımı alıp yatağa oturdum. Ayaz Efe ise telefonu tutacağına yerleştirerek yanıma oturdu. Gitar çalmaya başladım:
Yanmam gönlüm yansa da
Ecel beni alsa da
Gözlerim kapansa da
Yıldızların altında...
Bir yandan Ayaz Efe de eşlik ediyordu. Bitirdikten sonra “Harikaydı,” dedi. Videoyu kapattıktan sonra:
“Çok iyiydi,” dedi Ayaz Efe.
“Teşekkür ederim.”
“Rica ederim.”
Dört Silahşör grubundan mesaj gelmişti. Emir Ege, Kayra ile birlikte video çekmişti. Videoda Emir Ege, Kayra’nın saç bandını almış, Kayra ise onun peşinden koşuyordu:
“Saç bandımı ver!”
Kayra için saç bandı = kırmızı çizgi.
“Emir Ege, şimdiden senin vaziyetini yazmaya başlayabilirim,” diye mesaj attım.
“Niye ya?” diye sesli mesaj attı. Sonra ekledi: “Eğleniyoruz.”
Bence Kayra hiç eğleniyormuş gibi durmuyordu.
Emir Ege A.: Yok ya, siz öyle sanıyorsunuz. Çok güzel videolar çektik. Kesin sürprizi biz kazanacağız. Gazetede bizimkiler daha çok paylaşılır.
Domuz Suratlı A.: O kadar iddialı olma be, batarsın.
Kız Kardeşim S.: Oooo Ayaz Efe koydu lafı!
Kahkaha attım ve Ayaz Efe ile göz göze geldik. Dudakları sağa doğru kıvrılmıştı.
“Daha ne çekebiliriz?” diye düşünmeye başladı Ayaz Efe.
“Benim aklıma bir fikir geldi: mahalleyi çekebiliriz. Böyle oyun falan oynarız.”
“Diyorsun?”
“Diyorum.”
“O zaman tamam. Önden küçük civciv.”
“Sondaki olmadı sanki,” dedim.
“Daha çok yakıştı,” dedi.
Ayakkabılarımızı giyip dışarı çıktık. Biraz gezdikten ve fotoğraf çektikten sonra yürümeye devam ediyorduk. Çocukların sesi geldi, futbol oynuyorlardı.
“Göksel abla!” diye bağırarak bana sarıldılar. Ayaz Efe’nin bakışları her şeyi anlatıyordu. Direkt şunu diyordu: Sen çocuklarla iyi mi anlaşırsın?
Ne sandın oğlum? Der gibi baktım. Çocuklar üst üste konuşmaya başlayınca müdahale ettim:
“Ne diyecekseniz bir kişi söylesin, çünkü hiçbir şey anlamıyorum!”
Onur öne doğru adım attı. Yaşı 12 civarıydı, grubun büyüğü gibi bir şeydi.
“Bize söz vermiştin. Sizinle futbol oynayacağım demiştin,” dedi.
“Kaç gündür oynamıyorsun, küstüm sana,” dedi Bercan.
“Tamam tamam, oynayalım,” dedim.
“Ben de kamerayı buraya kurup geliyorum,” dedi Ayaz Efe.
Demek o da oynayacaktı…
Takımları belirledikten sonra oyuna başladık. Ben ve Ayaz Efe karşı karşıyaydık. Toplam 3 gol atmıştım, o ise 2. Yani ben yine ayarımdayım. 4. Golü de atınca Ayaz Efe şaşırdı, maç sona erdi ve biz kazandık.
“Sen ve futbol ha?” dedi Ayaz Efe. “Beni düşük görmek için elinden geleni yapıyorsun ha!”
“Dondurma alalım mı?” dedim, kendi etrafımda dönerek.
“Yavaş, düşeceksin. Tamam, alalım. Ne istersin?”
“Vanilyaa.”
“Tamamdır,” deyip gitti. Ben de kamerayı elime alıp onu çekmeye başladım. Elinde biri vanilyalı, biri fıstıklı dondurma vardı.
“Al bakayım.”
“Teşekkür ederim.”
“Rica ederim.”
Elimizde dondurmalarla fotoğraf çekildik ve eve doğru yürümeye başladık.
“Bence bu kadar yeter. Böyle giderse okul birincisi oluruz,” dedi.
“Sen bilirsin,” dedim.
“Yarın görüşürüz.”
“Görüşürüz. Bana çektiğimiz videoları ve fotoğrafları atmayı unutma, tipime bakacağım da.”
“Atarım,” dedi ve gitti.
Ben de yorulmuştum. Eve gidip civcivli pijamamı giydim, televizyonda film izlemeye başladım.
