Bazen insanlar nerede olduğunu bilmez, sadece nefes aldığını hissederdi. Tam olarak bu konumdaydım. Nefes alıyordum ama nerede ve neler olduğunu bilmiyordum. Belki de her şey, kafaya çok takmaktan ibaretti.
Ben düşüncesiz olduğumu mu sanıyordum? Düşüncesiz miydim? Bilmiyordum. Hiçbir şey hakkında bir fikrim yoktu.
Ağaç evdeydim. Bunu ancak şimdi algılayabilmiştim. Öylece oturmuş, fotoğraflara bakıyordum. Ne olacaktı? Kendimi mi kaybedecektim? Eski Göksel artık olmayacak mıydı?
Kafamın içindeki sesleri susturmaya çalıştıkça, onlar daha da yüksek sesle konuşuyordu.
Eskisi gibi olabilir miydi her şey? Özgürlüğümü tekrar yaşayabilir miydim? Kendimden çok birini sevebilir miydim?
Türlü türlü cevabı olmayan sorularla boğuşuyordum. Öylece izledim kendimi, çocukluğumu, Can'ımı ve Kayrakuşum'u... Hep o anda kalmak istedim ama ne yapabilirdim ki?
Bir süre orada kaldıktan sonra eve dönmeye karar verdim. Belki en iyisi bu olacaktı.
Eve girdiğimde beni karşılayan sarı civcivler oldu. Bugün, bu civcivleri bana hediye eden kişiden ayrılmıştım. İçeriye buruk bir tebessümle girdim.
Önce civcivleri topladım, kafeslerine koyup yemlerini verdim ve sevdim. Sonra da kafamı dağıtmak için duş almaya gittim. Sadece bir bahaneydi.
Saçımı bile taramadan, yalnızca pijamalarımı giyip salona geçtim. Bizimkiler oturmuş oyun oynuyordu. Hepsi birbirinden güzeldi.
Aynı evde kaldığın insanların bile senin neler yaşadığından haberi olmuyordu. Bu, en acımasız olanıydı.
Ablam ve kardeşlerim bir şeyler söylüyordu ama ben duymuyordum. Anlamasınlar diye koltuğa geçtikten sonra "Yorgunum," deyip uyumaya çalıştım.
Ama uyku haramdı. Ayaz Efesiz uyku haramdı. Onun yanındayken kabus diye bir şey olmazdı.
Gözlerimi, bir daha hiç uyanmamak üzere kapattım. Hayat, en mutlu olduğun anda bile gelip nefesini kesecek kadar acımasız olabiliyordu. Ve böyle bir durumda hiçbir şey yapamaz hâle geliyorsun. Bazen cümle kurmak zorlaşır, "Neden ben?" derken bile yorulursun. Nefesin canını yakarken, ne yapsan mutlu olamazsın.
Dileyebileceğin tek şey, sonsuza kadar gözünü bile açamayacak şekilde uyumak olur. Bunun olmayacağını bilsen bile, dilemekten vazgeçemezsin.
Konu da, mevzu da karışıktı. Ama önemli olan, mevzunun ne kadar derin olduğunu öğrenmekti. Mevzu kimdi? Bu sorunun cevabını biliyordum: Mevzu, hayatımın aşkıydı.
Ablamın, Gökçe'nin ve Göktuğ'un kahkahalarını duyduğumda dudaklarım kıvrıldı. Onlar, bu mevzunun içinde en masum kalan ve hep öyle kalacak kişilerdi.
Telefonum çaldığında koltukta oturur pozisyona geldim. Ekranda yine o numara vardı.
"Efendim?" dedim. Karşıdan gelecek sesi bekledim.
"Lavinya," dedi o baba olmaya çalışan adam.
"Ne oldu? Ne istiyorsun yine benden?" diye sordum.
"İki gün sonra her gün beni göreceğin ve sesimi duyacağın için alıştırma yapıyorum," dediğinde
"Gerek yok. Ben alışmak istemiyorum," dedim. Sinirlendiği, aldığı nefesten belliydi. Nefret ediyordum.
Salonda tek olduğum için bu konuşmayı rahatça yapabiliyordum.
"Öncelikle sana iki gün sonra neler olacağını anlatacağım," dedi. Ama gerek yoktu. Hayatımın cehenneme döneceğini zaten biliyordum.
"Hayatımın cehenneme döneceğini söyleyeceksen, bunu zaten biliyorum," dedim. Stresle tırnaklarımı oyuyordum.
Kulağıma gelen pişkin kahkahası, midemi bulandırdı. Kusmak istedim.
