Uyandığımda Barçın'ı odada görmek beklemediğim bir şey olacak ki, çığlık atmıştım.
Barçın telaşla arkasını dönüp bana bakmıştı.
"Sizin burada ne işiniz var?" diye sordum kısık sesle.
Terden sırılsıklam olmuştum, yine kâbus görmüştüm.
"Asıl sizin odamda ne işiniz var?" diye bir soru yönelttiğinde buz kestim.
Ben şu an Barçın'ın odasında mıydım? Nasıl ya... nasıl?
"Bizim kız kafayı yedi." Dedi Büyühan.
"Yorgunluktan hiçbir şeyi göremiyordu ki." Dedi Afacan.
Hemen telaş içinde uzandığım yataktan doğruldum.
"Kusura bakmayın, cidden isteyerek olmadı. Hiçbir şeyi hatırlamıyorum." Diye alelacele konuşurken, o benim aksime sakindi.
Birde resmi konuşuyor kafayı yicem ya dedi Büyühan.
Bunlar senli benli konuşmuyorlar mıydı? Bence sen değil bizim yeşil kurbak kafayı yedi dedi Afacan.
Siyah gömleğinin kol düğmelerini bağlarken,
"Kötüydün, hem de baya. Odamda seni görünce şaşırmadım değil ama sorun değil." Derken oldukça ılımlı bir şekilde konuşuyordu.
Hemen yerden ıslanmış saçlarımı geriye atıp,
"Gerçekten üzgünüm." Dedim mahcup bir sesle.
Kafasını iki yana salladı ve,
"Sorun değil. Baya terledin ve sanırım kâbus gördün." Diye konuştuğunda başımı eğdim. Her gün kâbus görüyordum ki...
Yataktan çıkıp kapıya doğru ilerledim.
"Teşekkür ederim, kusura bakma." Dedim ve odadan çıktım.
Kendi odama doğru ilerlerken bir ölüden farkım yoktu.
Mustafa beni bu halde görünce, odadan tamamen çıkıp kapısını kapatıp yanımda belirmişti.
Üzerimde Ayetel Kürsi okurken sadece izlemiştim. Bitirecek olacak ki bana döndü
"Ne bu hal, Göksel Hanım?" diye sorduğunda,
"Hiçbir sorun yok Mustafa, sadece kâbus gördüm." Dedim.
"Her yeriniz kan içinde, siz yaralarınızı sarmadınız mı?" diye sorduğunda,
"Sarmadım. Hangi yaramı sardım ki Mustafa, hepsi açık göz önünde." Dedim çaresizce.
Mustafa bana bir şey deyip gittiğinde sadece boş gözlerle izledim. Odaya girdiğimde aynada kendimi görünce çığlık atmamak için zor durdum.
Mahvolmuştum. Her yerimde çizik, kanayan yaralar ve bolca taze kan... Çıldıracağım.
Terden sırılsıklam olmuş tişörtüme öylece baktım.
Saçlarım tokadan taşmış ve terli vücuduma yapışmıştı. Yaralarıma rağmen sıcak duş alacaktım.
Bana güzel bir hayat geçirmek imkânsızdı.
Açık yaralarımı da yakan bendim. Kendimi mahveden de bendim.
Sıcak suyun altında yanan bedenime karşı dişlerimi sıkıyordum. Havluya sarılıp odaya gelirken bile ağrıyordu, her yerim acıyordu.
İç çamaşırlarımı giyip yatağın yanı başında yere oturup dizlerimi kendime çekerken çaresizdim. Her yerim yara bereydi, hâlâ kanıyorlardı.
Kapının çalmasıyla, kimin olduğunu bilmediğim için ses çıkarmadım.
Bir süre sonra gitti sandığım kişi konuşmaya başlayınca,
"Göksel, orada olduğunu biliyorum. Lütfen kapıyı açar mısın? Yaralarını saracağım."Gelen ses Züleyha'ındı.
Kapıyı açtım ve girmesini bekledim. Beni öylece görünce acıdı... evet, acıdı. Yaralar berbat haldeydi.
"Evet, canın acıyabilir ama kusura bakma, ben pek anlamam bu işlerden. Bilirsin, bizim küçük doktorumuz Serra. Ben rahatsız olursun diye kendim geldim." Diye konuştuğunda öylece sustum.
