Jimin bana bir defasında hayatı boyunca hep saklandığını söylemişti. Kendi benliğinden, bakışlardan, hislerinden ve ailesinden. Her defasında saklandığını ve asla bulunamadığını söylemişti.
O kaybolmuştu.
Ama asıl sorun neydi hiçbir fikrim yoktu. Bulunamadığını düşünüyordu ama belli ki hiç aranmamıştı. Hangi yolu seçse sonu çıkmazdı, bu yüzdendi ya hayallere ve yaşama olan bağlılığı. Umutlanmaya devam ediyordu, bir gün bulunacağına inanıyordu.
İnanmak.
Muhtemelen bir insanın yapacağı en büyük hata, en büyük kalp kırıklığı inanmaktır. Onu yıkan temel şey; aslında olaydan ve sonuçlarından çok bu olayın hiç olmayacağına dair inancıydı.
Çıplak ayaklarımı taşlı toprağa bir kez daha sürttüm. Parmak uçlarım taşlara çarpmaktan dolayı morarmıştı ama bu hissi sevmem, ona katlanamamı sağlayan en büyük etkendi.
Kollarımı geriye attıktan sonra son esneme hareketini de yaparak bedenimi iki yana çevirdim ve mor irislerimi açığa çıkardım. Göz kapaklarım titreyerek açıldı ve gümüş auram bir toz misali bedenimde toplanmaya başladı. Şimdi daha temiz ve canlı görünüyorlardı. Parmaklarımla birazını kavradım ve tekrar bedenime girmeden önce avucumun içine aldım.
Dalgın bakışlarımı tekrar gökyüzüne çevirdiğimde etraf çoktan aydınlanmıştı. Üzerimde Jimin'le beraber almış olduğumuz şort ve şortla takım olan bir ceket vardı. Efendi Sangsu'dan saklanmıyor olsaydım turuncu hanboklardan giyebilirdim.
Kasabadan oldukça uzak bir yerdeydim ve muhtemelen Efendi Sangsu nerede olduğumu biliyordu. Bilse bile buraya gelmeyecekti, ondan kaçtığımı belli ki anlamıştı. Fakat neden kaçtığımı bilmiyor olmalıydı.
Onu harekete geçirmeyen şey, benim harekete geçmemiş olmamdı.
"Astrel, buraya gel."
Gözlerini bana dikmiş elfe bakarken dudaklarım gergince iki yana kıvrıldı. "Ah, Seokjin hyung. Ne zaman uyandınız?"
Seokjin hyung bana gözlerini devirirken Hoseok hyung kendi kahkaha atmamak için zor tutuyor gibi görünüyordu. "Sana kaç defa bu kadar uzağa gitme demedim mi ben? Yerimizi açık etmek istiyorsan siktir git buradan."
Onun huysuz tavrına karşı dudaklarımı büzdüm ve alttan alttan ona bakmaya başladım. Küçüklüğümden beri bu bakışıma hiç dayanamazdı. "Ama hyung, ben bir safkanım. Çok güçlüyüm, bir şey olmaz ki..."
Oflayarak bakışlarını kaçırdı. "Safkanlık ayinin zamanını kaçırdın. Neyse ki bu dolunaya az kaldı. Üstelik Wendy ile konuştuğuma göre kanlı ay olacakmış." Yanıma yaklaştı ve gri saçlarımdan bir tutamını kulağımın arkasına sıkıştırdı. "Bu senin için çok güzel bir firsat."
Hoseok hyung'a baktım. "Hazırlıkları tamamladınız galiba? Ayinimi siz mi yapacaksınız?"
Hoseok hyung beyaz saçlarını kafasıyla birlikte sallayarak gülümsedi. "Evet, başka kimseye güvenemeyiz. Efendi Sangsu buna kızacaktır ama yapacak bir şeyimiz yok. Kanlı ay bir daha ne zaman çıkar bilmiyoruz. O zamana kadar Deltayı karşına çıkarırlar, ve ne yazık ki yanlız olacağını zannetmiyorum."
Sertçe yutkunduğumda Taehyung'un gülümseyen yüzü bir anlığına gözlerimin önüne gelmişti. "Evet." Diye fısıldadım. "Haklısın."
Birlikte Seokjin ve Hoseok hyunglarımın evine doğru yürürken sessizdim. Taehyung'u düşünmek her seferinde olduğu gibi yine kalbimi kırıyordu. Eminim ki varlığım şimdilerde onun için yalnızca bir tehlike haline gelmiştir ve bu sırada Miyoung ile daha da yakınlaşmışlardır. En başından beri beni sevemeyeceği yeterince ortadayken bu hataya düşmemeliydim. Kendimi bu kadar kolay teslim etmemeliydim.
ŞİMDİ OKUDUĞUN
De l'enfer
FanficHerkesin hayran olduğu ve nadiren öğrenci yetiştirdiği ile bilinen efendi Sangsu'nun, yine herkesin bildiği fakat asla görmedikleri 'safkan büyücü' özelliğine sahip öğrencisi Jeon Jeongguk, bir gün büyücülerin intikamı için kurt adamların olduğu ka...
