Bu bölüm normalde yoktu, düzenlerken eklenmiştir.
~
'Bütün zevklerimiz, mutluluğumuz, kahkahalarımız ve jestlerimiz ve acılarımız, kederlerimiz, ümitsizliklerimiz ve gözyaşlarımız beyinden ve yalnızca beyinden kaynaklanır.'
Hipokrat'ın sözlerine kulak verirsek aşk, bilinen ve inanılanın aksine kalpten gelen bir duygu değildir. Diğer tüm duygular gibi beynimizin biyokimyasal reaksiyonlarının bedenimize fizyolojik yansımasıdır.
Yani karşımızdakine sana tüm kalbimle aşığım derken, aslında fark etmeden yalan söylüyor olabiliriz. Çünkü aşkı hissettiren beyindir, yaşayan da beyin, sonlandıran da.
İşte tam da bu yüzden, Damla'nın zihnine nefret tohumları ekmeye çalışmıştı Bilge. Önce nefret etsin, sonra unutsun istemişti.
Benim acımla yarım yamalak yaşayacağına nefretimle güçlü kalsın, demişti. Çünkü her şey beyinde olup bitiyordu.
Odadaki ürpertici sessizliğe eşlik eden saatin tıkırtıları, nabzıyla bir ahenk içerisindeydi. Sol kulağını tırmalayan ve duyulması güç damla sesleri ise, sinirlerini bozmaktan başka bir işe yaramıyordu.
Tam gözlerinin önünde takılı duran panodaki siyah beyazlı görüntüler , sanki hatalarını yüzüne vururcasına küstahça parıldıyordu. Hatalarının sebebi o filmlerdeki beyninde gizliydi. Ufacık, alınması riskli denilen bir tümörde.
Öyle bir komediydi ki bu tümörün varlığı... Damla sayesinde fark edilmişti ama varlığı da Damla'yı yok etmişti.
Abisi ile yaşadıkları tatsız olaydan sonra, hafızası geri geldiğinde bir takım farklılıklar hissetmişti Bilge. İlk önce o kafa travmasına bağlamıştı bu belirtileri, üzerine çok gitmemişti. Ama en sonunda sabah bulantıları, baş dönmeleri ve görüşündeki aksaklıklar artmaya başladığında, tanışmıştı misafiriyle.
Tam mutlu olmaya başlamışken gösterecekti kendini tabi. Küçücüktü, ama kısa zamanda çabuk büyüyecekti.
Beyin sapınızda bulunması pek iç açıcı değil Bilge hanım, bizdeki imkanlarla ameliyatı zorlarız ama riskler çok fazla, demişti doktoru.
Yani kısaca demek istemişti ki ameliyat olsan da öleceksin ölmesen de. Önce nefes alışın gidecek elinden, sonra elin ayağın tutmayacak, en sonunda kalbin duracak.
Uzun araştırmalar sonucunda Kutay ile birlikte bu ameliyatı defalarca yapmış bir doktor bulmuşlardı, İtalya'da.
İki seçenek de ölümünü işaret edince aklına başka çare gelmemişti. Zaten kalbi kırıklarla ve kayıplarla dolu olan Damla'nın kendi yüzünden acı çekmesini istememişti. Kendince haklıydı, daha doğrusu bu seçeneğin en iyisi olduğunu düşünmüştü.
Ta ki bu soğuk hastane odasında, ölüm sessizliği ile baş başa kalana kadar. Damla'yı kırıp onu kendinden nefret ettirdiği için pişmandı. Belki bencillikti ama şu an yanında olup elini tutmasını o kadar istiyordu ki...
Ölümümü görmesin, o bitik halimi görmesin, demişti. Olduğu gibi güçlü, güzel ve sağlam halini hatırlasın istemişti, kıyamamıştı sevgilisine.
Kapısının önündeki fısıltıları duyunca gözlerini cama çevirdi. En azından manzarası güzeldi. Yuvalarına gitmek için kanat çırpan kuşlara yapraklarını dökmüş ve kupkuru kalmış ağaçlar eşlik ediyordu. Kuşlar da Bilge'ydi, o yapraklarını döküp kuruyan ağaç da.
Damla ise gözlerinin rengindeki bu uçsuz bucaksız gökyüzüydü.
"Merhaba, bugün nasılsınız Bilge Hanım?"
ŞİMDİ OKUDUĞUN
ASİ (GxG)
Romansa'İlk görüşte aşk mı yoksa bu bir kolaya kaçış mı? Takıntılarımız mıdır unutamadıklarımız yoksa en büyük aşkımız mı?' ~ Uyarı: Hikayede cinsel içerik, psikolojik travmalar, şiddet ögeleri bulunmaktadır.
