Bilmek anlamaya yetmiyordu. Sen beni anlamak için kaderin ördüğü ağı paramparça ettin bize başka kader çizdin.
Sonu yine aynı olsa da sen bizi hayatın kırbaçlarından korumak için çok yollar denedin. Çaresizce bağlanan bileklerimiz birbirinden ayrıl...
Etrafım... Dört camla kaplı bir hapishane. Ardı zifiri karanlık içi aydınlık. 22 yıl boyunca nefret etmiştim aydınlıktan, anne karnında bile karanlıkmış etrafımız. Anne ve baba nedir bilmem ben, ikiside benim için bir figürandan ibaret. Bir isim verdiler bana, sadece seslenmek için; bir soyadı verdiler bana, boş gereksiz ikinci isimden farkı olmayan bir sözcük.
Varlığını bile bilmediğim, hissedemediğim ailem kızlarının yokluğunu hissediyor muydular? Benim aksime. Vicdan azabı çekiyor muydum, hayır. Annesiz ve babasız büyümeyi ben seçmemiştim benim suçum değildi bu. Ben buna zorlanmıştım ve bir gün çekip koparılmıştım hayatımdan.
Hayatımdan diyordum çünkü şu an yaşamak zorunda kaldığım bu süreç benim için sadece boş bir vakitti.
Her seferinde yeri değişen kapım açıldığında içeri, bembeyaz önlük giymiş yirmi yaşlarının sonuna yaklaşmış bir kadın girdi. Sahi adı neydi? Ah doğru ya hatırlamam mümkün değildi; onlara göre. Oysaki ben hatırlıyordum, ilaçları bedenimden atmaya başladıkça bir gün önceki olan şeyleri artık hatırlıyordum. Adı... Milan.
Elinde her zamanki tepsisi ile oturduğum yatağımın başına geldi. Bir eline iğneyi alıp tepside duran ilacı, iğnenin haznesine doğru çekti. Yavaş yavaş... Günlerin dakikaların yavaş yavaş geçtiği gibi, doğumun yavaş yavaş oluşu gibi. Haznenin içi ilaçla dolduğunda mavi gözlerini, yeşil gözlerime dikti.
Aynı ilk gün ki gibi ruhsuz, boş bakışlar attım suratına. Hatırlamadığımı anlayıp ilacı alnıma yakınlaştırarak saç diplerimin oraya bir yere enjekte etti. Damarlarımda hissettiğim o iğrenç sıvıyı bir an önce vücudumdan akıtmak istiyordum. Yavaş yavaş... eli uyuşuk bir hemşirenin burada ne işi vardı? Saliselerimi almazdı yere sermem. Daha reşit bile olmadığım zamanlarda o halde kendimden yaşça büyük insanları devirebileceğime olan inancıma acıyordum. Kendime ise acımıyordum. Bir annenin bile vazgeçtiği bir kızdım ben, kendime acısam ne olurdu? Damarımdan geçirdiği iğnenin ucunu yeniden yavaş yavaş geri çıkartıyordu.
İğneyi alnımdan çekip tepsiye koydu ve odanın kapısına doğru yavaş yavaş ilerledi. Yavaş yavaş. Her şey çok yavaştı. Saatler, günler, aylar, yıllar. Ölümün zamanı bile yavaştı. İnsanlar bu hayattan nasıl zevk alıyordu? Bir annenin rahminden, çiçeği kökünden sökülürcesine alınmadıkları için mi? Ya da yaşamanın kıymetini bilmeden hayatı yaşadıkları için mi?
Milan odadan çıktığında hemen yastığıma yattım. Kameraların olduğunu az çok akıl edebiliyordum bu yüzden işimi yastığın altında hallediyordum. Yastığın altına koyduğum sivri bir aletle bileklerimden en çok kan akabilecek damarı kesmeyi denedim. Yine.