dix-neuf, XIX

1.3K 179 52
                                        

han jisung

"jisung ye hadi bunları bebeğim, sonra ilacını içersin." diyerek bana tabağı direten halamla bakıştım. istemiyordum, yesem de kusardım ki zaten.

halamlarda kalıyordum, bir süre babamdan ve annemden uzak durmaya karar vermiştim. ne kadar uzak kalırsak kalalım sebep oldukları şeyi unutamayacaktım yine de. abimin zorbalıklarına gözlerini yummalarını unutmayacaktım. belki çıkardı ağzımdan önemli değiller ancak kalbim hep kırgın kalacaktı. kalbim, abim demekti zaten.

"hala, istemiyorum." dedim mızmızlanarak. doğru düzgün ağzıma yemek girmemişti üç gündür. girse de kusmuştum gerçi.

karşıma oturdu ve ellerimi avuçları içine aldı. "biliyorum, kardeşim çok aptalca şeyler yaptı ancak bunun senin sağlığına etki etmesine izin verme. geçecek jisung, illa ki geçecek."

rahatlatıcı sözlerine karşı ona kararsız gözlerle bakarken, yiyeceğimi anlamış olmalı ki ellerimi bıraktı ve odasına hazırlanmaya çıktı. bugün sevgilisiyle buluşacağı için evde yalnız kalacaktım. hoş, günlerdir bunu bekliyordum zaten.

çatalı elime alıp yavaş yavaş yemeğimi yerken, kaç gündür telefonu elime almadığım geldi. aslında umrumda bile değildi ancak haberleşmem gereken arkadaşlarım vardı.

onları endişelendirmeye hakkım yoktu ancak yalnız kalmak istiyordum. bu zamana kadar kalmıştım zaten, şimdi bir şey olmazdı. ailemin açtığı boşluğu onlar dolduramazdı.

sadece zar zor birkaç kaşık sonra doyduğumu hissederken, zil çaldı. "bebeğim, sen bakar mısın? küpemi takıyorum!" halamın dediğine kıkırdadım ve açacağımı söyledim. çıplak ayaklarım fayansta ses çıkartırken utana sıkıla kapıyı açtım.

"minho?"

üç gün önce, son sarılmamızdan sonra görmemiştim bir daha onu. şimdiyse utandığını belli eden bir gülümsemeyle kapıda duruyor, içeriye geçmeyi bekliyordu. "gel." dedim kapının önünden çekilirken.

o geçtikten sonra bana döndü. gözlerine odaklanmışken neşeli sesiyle konuştu.

"nasıl hissediyorsun?"

yapmak istemediği bir şeyi yapıyordu. neşeli değildi ki hiçbir zaman o, sesinden anlardım. beni neşelendirmeye çalışıyordu ancak abimin intiharı kolay atlatabileceğim bir şey değildi maalesef.

"minho, yanımda kalman yeterli, tamam mı? neşeli davranmaya çalışıp rahatsız hissetme lütfen." dedim ve bahçeye doğru adımladım. onu arkamda bırakırken büyük cam kapıdan geçtim ve hamağa oturdum.

o da birkaç saniye sonra yanıma geldiğinde, eski gülümsemesi yoktu. zorla yapıyordu zaten, biliyordum. onun da hamağa gelmesiyle küçük sarsılırken, ona döndüm.

"nasıl buldun burayı?" dedim ona dönerek. güneş ışığı yüzünün belirli yerlerini parlatıp, zaten çok güzel olan yüzünü daha harika yapıyordu.

"hyunjin'den aldım adresi. o da gelecekti ancak annesiyle işi çıktı." kafamı salladım dediğine. hyunjin gelemediğine çok üzülmüş olmalıydı.

"wooyoung'tan haberin var mı?"

"hmhm, en son san'la seni ziyarete gelecekti ancak daha olaylar yeni yaşandığından biraz ertelemeye karar verdiler. wooyoung senin için çok endişelenmiş gibiydi."

"onları endişelendirmek istememiştim." dedim boynumu eğerken. suçluluk bedenimi kaplıyordu işte, bir şey bile yapmamıştım oysa.

aniden başladım lafa. "beni neşelendirmek için buraya gelmek zorunda değilsin. dediğim gibi-"

despair ✓Bağımlısı olacağınız hikayeler. Şimdi keşfedin