vingt-cinq, XXV

1.1K 142 129
                                        

4 ay sonra.

lee minho

zorla bedenimi taşıyan bacaklarım, evini bulmak için deli gibi zorlanıyor. akmamak için direnen gözyaşlarım da cabası. şu an tek istediğim şey babamın tamamen hayatımdan çıkması ve bizi rahat bırakması.

böyle olmak zorunda mıydı, her şeyi mahvetmek ve elimden almak zorunda mıydı? bizi de peşinde sürüklemek zorunda mıydı? nasıl askerdeyken iki ayda belki bir kere geldiği evini yok sayıyorsa, şimdi de yok saymalıydı. çünkü onun 'baba' kavramı bende çoktan yok olmuştu.

jisung'un şu an deli gibi endişelendiğinden de emindim aslında. büyük ihtimalle hızlı nefesler alıp veriyordu ve ben bu durumdan nefret ediyordum. onu korkutmaya hakkım yoktu, biliyordum.

ama korkmalıydı, ben nasıl deli gibi korkuyorsam o da en az benim kadar korkacaktı. biliyordum.

hiçbir şey gelmiyordu ama elimden. annemi orada tek başına bırakamazdım, ben de burada tek başıma yapamazdım. evet jisung'um vardı, dokuz kişilik arkadaş grubum vardı ama yapamazdım. her şeyi geride bırakamazdım.

sonunda evimin önünde durduğumda, ben kapıyı çalmamama rağmen açıldı. jisung'u gördüğümde, bana bakan endişeli gözlerini farkettim. camın önünde beklemiş olmalıydı, dakikalarca hem de.

onu görünce serbest kalan gözyaşlarım, hıçkırıklarla birleşti. jisung korkup beni eve alırken, omzumdan tutup bana sarıldı. şu an öyle nefret ediyordum ki her şeyden, evren, tanrı, ne varsa siktir edip beni jisung'umla yalnız bırakmalarını istiyordum.

"sorun ne bebeğim?"

sessiz kaldım çünkü nasıl cevap vereceğimi kestiremiyordum. ne cevap verirsem vereyim mahvolacaktı her şey. iki ucu boklu değnekten hiçbir farkı yoktu.

ben vereceğim cevabı düşünürken, odasına çıkmıştık. karşısında otururken, o elini bacağıma atmış, sakinleştirmek adına okşuyordu. arada saçlarıma çıkıyor, arada da yanaklarıma. ne de güzel seviyordu oysa.

"minho, korkutuyorsun ne oluyor?" dedi sonunda dayanamayıp. ne kadar süredir ağladığımı hatırlamıyordum bile, fazla endişelenmiş olmalıydı.

"hazır mısın ki duymaya? ben çok korkuyorum çünkü." dedim sonunda gözlerine bakabilirken.

"biri bir şey mi yaptı?" dedi kaşlarını çatarken. kafamı sağa sola salladım. yapmıştı aslında. ama bu ona engel olamazdı.

"bana söz verir misin? beni asla bırakmayacaksın." dedim önce emin olmak için. o ise bana parlayan gözleriyle bakmış, sonrasında kafasını sallamıştı.

"bu sözü zaten verdim. ama eğer istiyorsan, söz veriyorum minho. ne olursa olsun bırakmayacağım." eli hâlâ bacağımı okşuyordu. bense onun beni terketme düşüncesini aklımda dolaştırıyor, korkutuyordum iyice kendimi.

"söyler misin artık?" dedi bana bakarak. şefkatle bakıyordu ama korkuyordu emindim. ben de korkuyordum. çok.

"jisung," dedim ve yeniden gözlerine baktım.

"taşınıyoruz."

bacağımı okşayan eli durmuş, sonrasındaysa çekmişti. ellerini önüne almış, öylece bakmıştı bana.

boğazını temizledi. "ne?"

"beni bırakmayacaksın değil mi? söz vermiştin." dedim ağlarken. gözlerimi kırpamıyor, verdiği tek evet kelimesine muhtaç bir şekilde bekliyordum.

"ben..." dedi ayağa kalkarak. "sanırım lavaboya gitsem iyi olacak."

kaçıyordu, ama yapamazdı bunu.

despair ✓Hikayelerin yaşadığı yer. Şimdi keşfedin