13

635 71 2
                                        

💌

Kendime yabancı düşmüştüm. Yıllar geçmişti sanki görüşmeyeli, aynada gördüğüm beden eski bir dost gibiydi. Kendi evime misafir olmuştum, odam bir otel odasından farksız olmuştu. Yattığım yatak artık benim gibi, evim gibi kokmuyordu. Ben de eski bana benzemiyordum. Yüzümden silinip giden mutluluğum ardında bir enkaz bırakmıştı.

Duvara dayalı duran büyük bir ayna vardı. Lisedeyken harçlıklarımı biriktirip almıştım. O zamanlar saçlarım kahverengiydi, bana ablamın saçlarını hatırlatırdı. Yemek yemek yerine biriktirdiğim harçlıklarımı bir hiç uğruna harcamıştım. Ne zaman aynanın karşısına geçsem onu hatırlamış, en sonunda üzerine örtü örtüp bir daha açmamıştım. Ben gittikten sonra odayı temizlerken annem örtüyü kaldırmış olmalıydı. Ancak beklediğimin aksine kendimi görmek eskisi gibi canımı yakmamıştı. Çok zayıflamıştım, yanaklarım çökmüştü. Saçlarım da kahverengi değildi artık. Dibim geldikçe sarıya boyuyordum. Belki bir hayalete benziyordum fakat en azından onun hayaletine benzemiyordum. Kendimi böylesine değiştirme sebebim de onun hayaletlerinden kaçmaktı zaten. Kendime yabancı düşmem de ondandı.

Odama saatlerce baksam da hiçbir şey hissedemeyeceğimi fark ettiğimde alt kata indim ve masadaki yerimi aldım. Anne ve babam karşılıklı köşelere oturmuştu. Ortalarına oturdum ve gülümsemek için çabaladım. Samimi olmasa da dudaklarımda yer edinse günü kurtarmak için yeterdi.

"Okulun nasıl gidiyor?"

Babam saatini kolundan çıkarıp masaya bıraktı ve şarabından bir yudum aldı. Yüzüme bakmıyordu. Bakmamaya özen gösteriyordu. O da mı onu hatırlayacağından korkuyordu? Artık istese de bende onu göremezdi. Fırsatı varken bakmalıydı, ellerinden kaçırmamalıydı. Ancak kaçıralı belki de seneler olmuştu. Üniversiteyi kazanan kuş geri dönmemek üzere yuvadan uçmuştu.

"Gayet iyi, şu ana kadar hiç sınıf tekrarı yapmadım. İki sene sonra mezun olacağımı umuyorum." O başını sallayıp yemeğine başlarken annem bana genişçe gülümsedi. Gerçekten mutlu muydu yoksa rol mü yapıyordu bilmek isterdim. Onu hiçbir zaman duygularındaki samimiyeti yakalayacak kadar tanımayacağımın farkındaydım.

Masanın üzerinde duran elimin üzerine elini koydu. "Seninle gurur duyuyorum. Keşke hemen yola çıkmak yerine biraz daha kalsaydın. Hasret giderirdik."

"Söz veriyorum döndüğümde telafi edeceğim." Yalanlar üzerine inşa etmiştik evimizi.

Bir süre üçümüz de sessiz kaldık ve sadece yemeğimizi yedik. Konuşacak pek bir konumuz yok gibiydi. Onun ölümü tüm aileyi sarsmıştı ve ben eskisi gibi olamayacağımızı kabulleneli çok oluyordu. Ne de olsa dünyaya gelme sebebim ablamı hastalığından kurtarmaktı. Beni hiçbir zaman gerçek kızları gibi görmemişlerdi. 

"Mezun olduktan sonra ne yapmayı planlıyorsun?"

Peçeteyle dudaklarımın kenarını sildim ve sandalyemde geriye yaslandım. "Henüz karar vermedim. Son senemde staja gittiğim şirketlerden birinde çalışmaya başlarım diye düşünüyordum."

"Erkek arkadaşın var mı?" Babamın sorusuyla kaşlarım çatılırken hızla yanıtladım. İlgileniyormuş gibi yapmasına alışkın değildim. "Yok."

O onaylayan mırıltılar çıkartırken annem çatalını tabağına sert bir şekilde bıraktı ve yarı kızgın bir ifadeyle babama baktı. "Uzun zaman sonra aile yemeği yiyoruz Mason. Kızımızı sorguya çekmeyi bırak." Kızımız. Babam cevap vermek yerine gülümsedi ve yemeğine devam etti.

Bizim aile yemeğinden anladığımız buydu işte.

Yoongi beni almaya geldiğini mesaj attığında eşyalarımı toparladım ve aileme veda ettim. Biz sarılırken annem neredeyse ağlayacaktı fakat bunun üstünde durmak istemedim. Menapoza falan girmiş olmalıydı. O benim için ağlamazdı. 

Bavulumla birlikte evin önüne park eden arabaya ilerledim. Beni gören o da aracından inmiş bana genişçe gülümsüyordu. "Benimle gelmene gerek yoktu."

"Baban seni bana emanet etti, Chaeyoung."

Omzuna vurdum. "Babamın o kadar da umrunda olmadığımın sen de farkındasın. Lafın gelişiydi o." Küçük bir çocuk gibi omuz silktiğinde haline güldüm. Belki liseli Chaeyoung için ağır bir cümleydi bu ancak üniversiteli Chaeyoung için değildi. O hayatta bazı şeyleri boşvermeyi ve beklentiye girmemeyi öğrenmişti. "Ben onu bunu anlamam. Emir büyük yerden geldi. Hem seni tek başına Jeju'ya yollasam içim rahat etmezdi biliyorsun."

Arabada daha fazla konuşmamıştık. İkimiz de sessizlikten büyük bir zevk alan insanlardık. Birbirimizin sessizliği bile bize iyi geliyordu bazı zamanlar. Bugün de o günlerden biriydi. Havaalanına girdiğimizde buraya geldiğim için çoktan pişman olmuştum. Kendimi Jeju'da mı yoksa Seoul'de mi daha tatilde hissettiğimden emin değildim. Orada olmak beni strese sokmaktan başka işe yaramıyordu.

"Suratını asmaya devam edersen erken yaşta kırışacaksın." Parmaklarını dudaklarımın kenarına koydu ve yukarıya kıvırdı. Kendi de aynı anda örnek gösterir gibi gülümsüyordu.

"Ben surat asmıyorum bir kere, yüzümü dinlendiriyorum."

"Çoktan kırıştığına tam şu an ikna oldum. Bu ne kızım altmış yaşında on kedili dul kadın mısın sen? Ne bu tripler?"

Küçük bir kahkaha atarken vücudum kısa süreliğine de olsa hissettiğim gerginlikten arınmıştı. "Ben altmış yaşındaysam seni çoktan toprağa vermiş oluyoruz yalnız dikkatini çekerim Bay Min."

"Seni küçük sıçan. Yaşımla dalga geçmeye nasıl cüret edebilirsin?"

O kolunu omzuma atarken ben de bedenimi ona yasladım ve gözlerimi yumdum. Keşke hep böyle anlarda kalabilseydik, zamanın akışında devam etmek zorunda olmasaydık. 

"Seni böyle güldürmek için hep yanında olamayacak olmam çok yazık ama biliyor musun?" Kolunu omzumdan çekti ve karşıma geçti. "Sana seni güldürecek birini bulana kadar peşini bırakmayacağım."

O benim her şeyimdi. Abim, babam ve hatta gerektiğinde annemdi. Ailemdi. Dolan gözlerimi kırpıştırıp kollarımı bedenine doladım. O da sıkıca sarmıştı beni. Bu hayatta beni ben olduğum için seven tek kişiydi. 

first loveHikayelerin yaşadığı yer. Şimdi keşfedin