💌
Bugün günlerden acı, bugün günlerden toprak üstümüze atılan. Sevdiğin birini kaybetmek miydi en çok acıtan yoksa kaybedilen kişi olmak mı? Ölenin kalana hiçbir vakit edemeyeceği vedasıydı belki de. Yaşa denilenin yaşayamayana vedasıydı. En nihayetinde edilemeyen vedalar olduğu aşikardı. Sevdiklerimizle giremezdik belki o soğuk toprağın altına ancak kalbimizde yaşatırdık onlara hala yaşarken kurabileceğimiz tüm o cümleleri.
O çıkamamış üzerine ağırlığını veren metal yığınının altından. Tırnaklarının içerisine dolmuş kuru toprak, tenini kesmiş sivri taşlar. Canı çok yanmış belki ama annesini kaybetmenin getirdiği acının yanında duyduğu fiziksel acı hiçbir şeymiş.
Ben kalmışım o ameliyat masasında ablamla birlikte. Her yer kan revan olmuş, haykırmışım. Kasıklarımda yer edinen yaranın acısı yaşama sebebim olan ablamın kaybının acısının yanında hiçbir şeymiş.
Masada kalan o küçük kız çocuğu ne kadar çağırırsan çağır dönmez şimdi, kalbinde yaralar taşıyan oğlan ise geçmişin hayaletleriyle boğuşuyor.
Birbirimizle hikayelerimizi paylaştıktan sonra sessiz kalmayı tercih etmiş ve kimselerin olmadığı sokaklarda yürüyüşe çıkmıştık. Ellerimiz birbirine hiç ayrılmayacakmış gibi kenetliydi. Botlarımızın kaldırıma çarptıkça çıkardığı tok sesler dışında hiçbir ses yoktu. Gittikçe soğuyan hava bedenimi titrettiğinde adımları durdu ve bakışları bedenimde gezindi.
Üzerindeki hırkayı çıkarıp bana verirken buruk bir şekilde gülümsedi. "Bu iki etti." Neden bahsettiğini hemen anlamıştım. Sahilde bana giydirdiği hırkayı ona geri vermemiştim. Giderken yanımda ondan bir parça götürmek istemiştim.
"Birbirimizi bir dahaki görüşümüzde diğerini de yıkayıp veririm." Başını hayır dercesine sağa sola salladı. Alnına dökülen saçları da hafifçe sallanmış ve birbirine karışmıştı. İstemsizce parmaklarım karışan saç tellerini ayırmaya gitti. Yakınlaşmamla nefes alışverişleri düzensizleşmişti. "Üzerinde senin kokunun olmasını tercih ederim."
Kurduğu cümleyle kızaran yanaklarımı gizlemek için ondan uzaklaştım ve başımı eğdim. Ben kaldırım taşlarını sayarken onun beni incelediğinden emindim. Bir süre daha o şekilde bilmediğimiz sokakları dolaştıktan sonra arkadaşımın evinin önüne geldik. Vedalaşma zamanı gelmişti.
"İyi olacaksın, değil mi?"
Yüzünde donuklaşan gülümsemesiyle bir süre daha beni inceledikten sonra cevap verdi. "Yanımda sen olduğun sürece ben iyiyim." Gitmemi istemiyordu.
Uzun bir sarılmanın ardından çantamdan anahtarı çıkarıp kapıyı araladığımda o da yolun karşısına geçmişti. Hırkası bende kalmıştı. Açtığım kapıyı geri kapatıp ona doğru koşarken aklımda tek bir şey vardı. Bu kez gerçek bir vedaya ihtiyacım vardı. İkimizden biri ölmeyecekti belki ancak birbirimizi bir daha görmeyecektik. "Jungkook!"
Ona ulaşmak üzereyken gereğinden fazla hızlı bir şekilde üzerime gelen arabadan habersizdim. Farlar gözümü alırken neler olduğunu anlayamamıştım bile. Canımı acıtacak kadar tenimi sıkan eller beni kendine çekmiş ve sarıp sarmalamıştı. Yere düşmüştük. Soğuk asfaltta yatıyordu bedenlerimiz ancak sadece o titriyordu.
"Jungkook, bana bak. İyi misin?" Üzerinden kalkmaya çalıştığımda beni daha da kendine çekti. İyi değildi. Kriz geçiriyordu sanki. Boynuma gömülü yüzü hızlı bir şekilde soluk alıp veriyordu. Ellerimi saçlarına atıp nazik bir şekilde okşadım. Korkmuştu. Değer verdiği bir insanı daha kaybetmekten korkmuştu. Az önce yaşanan şeyin zamanlaması hiç de iyi değildi.
Ellerimi onu ısıtmak istercesine kollarında gezdirdim. Üzerimdeki hırkasını bedenine sarıp şoku biraz olsun atlatmasını bekledim. Şimdiyse biraz olsun daha iyi gözüküyordu. Kalkmak istediğimde yeniden sıkıca tuttu beni. "Gitme."
"Beni bırakma, nolursun." Güçlükle onu da kendi bedenimle birlikte doğrulttum. En azından bugün bırakmayacaktım onu, bugün ondan gideceğim gün olmayacaktı. "Bine kadar saydım ama hala buradasın. Gitmedin, Rosie. Gitmeyeceksin değil mi?"
Alnımı omzuna yaslayıp iç çektim. Saat geç olduğu için etrafta kimse yoktu ama oldukça garip bir pozisyondaydık. İkimiz de kaldırıma oturmuştuk ve onun kolları benim bedenimi çepeçevre sarmıştı. "Gitmeyeceğim." Yalan bu kez benim dilimde yer edinmişti.
"Annem gitti. Bana bine kadar say, sizi çıkaracağız oradan dediler ama annem daha bin olmadan beni bırakıp gitti. Gitmem demişti, söz vermişti." Gözlerinden yeniden yaşlar süzülüyordu. Anımsadığı anılarla az önce yaşananlar örtüşüyor olmalıydı. Bir elimi güçlükle doğrultup yanağındaki gözyaşlarında gezdirdim. Ben sildikçe yenisi ekleniyordu. Bu kez onları öperek durdurmayı denedim. "Annen gitti ama ben buradayım, Jungkook. Hiçbir yere gitmiyorum."
Bir süre daha öyle kaldıktan sonra ayağa kalktık. Hareketlerimizi birbirimize yapışıkmışız gibi ediyorduk. Beni bırakmak istemiyordu. Beni bırakmak zorunda kalacaktı. Sadece bu geceliğine de olsa ikimiz de yalanlarıma inanmalıydık. Paylaştığımız acıların yoğunluğu daha fazlasını kaldırmazdı.
Jennie'nin bana kızmayacağını umarak onu eve soktum. Bulabildiğim en büyük eşofmanlarımdan birini giymesi için verdim ve lavabonun yerini gösterdim. Doğrularla yanlışlar birbirine karışmıştı. Bu geceyi birlikte geçirecektik. Beni hatırladığını söylüyordu. Ben onu unutacağıma dair kendime sözler vermiştim. Gitmek istemiyordum ama Roseanne'in gitmesi gerekiyordu. Kendini bulabilmesi için geçmişinin hayaletlerinden kurtulması gerekiyordu.
Jungkook'u kaldığım misafir odasındaki yatağa yatırdım ve sabaha kadar başucunda oturdum. Hatırladıklarının ağırlığı zihnini yormuş olmalıydı. Gözlerini yumduğu gibi derin bir uykuya dalmıştı.
💌
travmatize çocuklarım benim ya
ŞİMDİ OKUDUĞUN
first love
Hayran Kurgubelki canım beni dolu gözlerimle bırakıp gittiğinde yanmamıştı ancak seviyorum desen de seni bekleyemem dediğinde, senden gidemediğimde çok yanmıştı. [düzenlendi, 2025] 31.08.2022, rosékook.
