💌
Herkesle arkadaş olanın hiç arkadaşı yoktur aslında. İki kişiyi seven ikisini de kaybeder. Herkes bir gün babanın gittiği gibi gider senden. İnsanlar da birer kitap gibidir, bir ötekini okuyana dek bırakmaz seni elinden. Ama ben seni biliyorum zaten. Keşke sen de beni bilsen. Sahip olduğum tek arkadaşım olsan. Bir tek beni sevsen. Babam gibi gitmesen benden. Kitap gibi okumasan içimi, merakın her daim diri kalsa bende. Hatırlasan beni hiç unutmamış gibi.
"Almışsın bileti."
Bir kaşık dolusu ağzıma doldurduğum mısır gevreğini yutmaya çalışırken Jennie'ye başımı aşağı yukarı sallayarak yanıt verdim. Aldığı yanıttan memnun olmayan arkadaşım ise dudaklarını büzüp kollarını birbirine doladı. Gitme diyemiyorlardı ancak gitmemi de istemiyorlardı, biliyordum. Fakat her zaman istediğimizi alamazdık zaten. Bazen birisine çok değer verdiğinde gitmesine izin vermen gerekirdi.
Güçtü kabullenmesi ancak insan alışıyordu. Ben kabul etmiştim.
"Şimdi gerçekten ama gerçekten, iki üç sene yok musun buralarda?"
"Hıhm, yokum." dedim ve mısır gevreğimden bir kaşık daha aldım. Akşam yemeğini mısır gevreğiyle geçiştirmek iyi bir fikir değildi belki de. Birazdan gideceğimiz mekanda alkol alırsam midemin bulanacağından emindim.
Onu görmeyeli haftalar olmuştu. Sarışını görmeyeli ise birkaç gün. O gün ona karşı öyle kaba olduğum için utanıyordum halimden. Kolay değildi benim için gitmek ama kalamıyordum da. Bencil olmak istiyordum. Doğrularım ve yanlışlarımı kaybedeli uzun zaman olmuştu. Şimdilerde hal ve tavırlarımın sebep ve sonuçlarını kestiremiyordum. Bencil olup olmadığımın cevabını vermek benim için atomu parçalamaktan daha güç hale gelmişti. Kendimi tanıyamıyor, gittikçe dengesizleşiyordum. İnsanların ettiği hakaretlerle kimliğimi yaratıyordum.
Bencil olduğumu mu düşünüyorlardı? Tamam, bencildim. Beni görmek istemiyorlar mıydı? Tamam, onlar kalacaksa eğer ben giderdim. Hayır. Nereye kadar böyle yaşayabilirdim?
"Lisa mesaj attı beş on dakikaya mekanda olurmuş, biz de çıkalım yavaştan."
Kısa süreliğine Jennie'nin evine yerleşmiştim. Stüdyo dairemden sahip olduğum birkaç parça eşya ile ayrılmış ve gitmeden önce onunla daha fazla vakit geçirmek istemiştim. Yakında ayrılıyordum ne de olsa, burada evimin olmasının bir anlamı yoktu.
Buluşma planı biraz spontane gerçekleşmişti. Jennie'nin evinin birkaç sokak aşağısında yeni açılan bir pub vardı ve birlikte gitmekte ısrar etmişlerdi. Gitmemek için bir sebebim yoktu. Onlarla geçireceğim son zamanları güzel değerlendirmek istiyordum.
Tabağı bulaşık makinesine koydum ve ellerime biraz su tutup Jennie'yle evden çıktım. Seoul soğuktu fakat Jeju kadar değildi. Üzerimde sadece siyah deri etek ve bej renk bol kazağım vardı. Hava ceket alacak kadar soğumamıştı.
Yürüdüğümüz yol boyunca tıpkı diğer zamanlarda yaptığım gibi kendimi dinledim. Eskiden olsa dükkanlar, insanlar dikkatimi çeker ve zihnimde onlar dönüp dolaşırdı. Şimdilerde yalnızca geçmiş ve gelecekle ilgili senaryolar bir tiyatroymuşcasına oynuyordu. Başka hiçbir şeye yer yoktu.
Kapıyı araladığımızda oldukça yüksek müzik sesi yüzünden botlarımın çıkardığı tıkırtıyı duyamaz hale geldim. "Görebiliyor musun kızları?" dedim bağırarak ve bakışlarımı içeride dolaştırdım.
"Dur ben bi arayayım şunu." dedi ve telefonu kulağına götürüp bir süre bekledi. Ses. Ses çok fazlaydı. Lalisa telefonu duymasa şaşmazdım. Nihayet ikisi konuşmaya başladığında Jennie'nin yüzünün düşüşüne şahit oldum. Ardından telefonu kapattı ve koluma girip gözlerimin içerisine gergince baktı.
"Jungkooklar buradaymış, erken dönmüşler adadan. Yugyeom Lalisa'ya sürpriz yapmak istemiş. Bizim geleceğimizi bilmiyorlar, hala dönebiliriz eve." Koluma sarılı koluna parmaklarımı sardım ve gülümsedim.
"Sorun değil. Gidelim." Sorun değil. Sadece biraz yoruldum. Onu bir daha görmem sanmıştım ve kendimi buna hazırlamamıştım.
Kolunu kolumdan bir an olsun ayırmadı ve beni arkalara doğru sürükledi. İçerisi yeni açılmış olmasına rağmen oldukça kalabalıktı. Beş altı masa ilerledikten sonra ilk olarak platin sarısı saçlarıyla göze çarpan arkadaşımı gördüm. Alt dudağını dişliyordu, beni düşünüyor oluşu kalbimi ısıtmıştı. Yanlarına otururken Jennie "Selam." diye fısıldadı ve ben hiçbir şey söylemedim. Onun yerine Lalisa'ya sorun olmadığını belirtircesine gülümsedim.
Jungkook köşeye sinmiş telefonuyla uğraşıyordu. Nihayet başını kaldırdığında göz göze geldik ve göz bebeklerinin şaşkınlıkla büyümesine şahit oldum. Başımı çevirdim. Çünkü gözlerinden ve ifade ettiklerinden çok korktum. Onun da beni görmeyi beklemediği ortadaydı.
Taehyung masaya oturur oturmaz Jennie'yle konuşmaya başlamıştı ve ikisinin de yüzü gülüyordu. Bu beni anlamsız bir şekilde mutlu etmişti. Küçük bir gülümseme dudaklarımda yeşerdi. Giderken gözüm arkada kalmayacakmış gibi hissediyordum.
Onun bakışlarının hala üzerimde olduğunu hissedebiliyordum. Sanki görüyordu. Öyleymiş gibi bakıyordu. Varlığımı fark ettiğinden beridir bir kez olsun bakışlarını üzerimden çekmemişti, kaçacakmışım gibi. Kaçabilirmişim gibi. Gitmek istesem beni durdurabileceğine nasıl bu kadar inanabilirdi? Ben onu dinlemeyi çoktan kesmiştim.
Telefonum titredi. Aydınlanan ekranda gördüğüm isim de bu gece görmeyi planladığım insanlardan birine ait değildi.
Park Jimin:
Üzerine ceket almalıydın
Üşüteceksin
ŞİMDİ OKUDUĞUN
first love
Fiksi Penggemarbelki canım beni dolu gözlerimle bırakıp gittiğinde yanmamıştı ancak seviyorum desen de seni bekleyemem dediğinde, senden gidemediğimde çok yanmıştı. [düzenlendi, 2025] 31.08.2022, rosékook.
