18

623 66 10
                                        

💌

Poşet çayın ipiyle oynarken bir yandan da mutfak tezgahına yaslanmış kızların eşyalarını toplamasını izliyordum. Gidiyorduk. Saçma sapan bir sözde tatilin daha sonuna gelmiştik ve bazı şeyler doğru hissettirmiyordu. Çayımdan bir yudum aldım. Geçen gece onun buraya geldiğini hatırlıyordum. Söylediğim bazı aptalca cümleleri de hatırlıyordum ama bir anlamı yoktu işte. 

"Şarj aletimi gören var mı?" Jennie salona kollarına dizdiği torbalarla girdiğince acı çekiyormuş gibi bir ifadeye sahipti. Omuz silkip kalçamı tezgaha yasladım. "Ben dedim size toplanmayı son dakikaya bırakmayın diye. Sakalım yok ki sözüm dinlensin."

Lalisa bavulunu çekip odasından çıkarken adeta cırladı. "Sus kız. Çok meraklısın Seoul'e dönmeye ondan böyle çabuk hazırlandın, bilmiyoruz sanki."

Ağustos sonu. Diğer yılların aksine bu yıl sonbahar kapıyı erken aralamıştı. Belki de böyle hissetmemin sebebi insanların sonbaharı erkenden romantize etmesiydi. Emin olamıyordum ama bir anlamı da yoktu zaten. Böyle bir dönemde küçük bir adada olmanın daha iyi hissettirmeyeceği açıktı. Kupamdan büyükçe bir yudum daha aldıktan sonra boş bardağımı yıkadım ve dolaba yerleştirdim.

"Saat kaç ya?" Kolumdaki saate baktım. "İki olmak üzere."

Jisoo'nun gözbebekleri panikle büyürken haline güldüm. Buradan ve ondan uzaklaşacak olmanın verdiği bir huzur vardı bedenimi saran. Bir şeyler yarım kalmış gibi hissettiriyordu ancak en nihayetinde tüm o kaygılar bitiyordu. Şehre döndüğümde kendimi yeniden derslere verebilir, aklımı meşgul edebilirdim. Kaçabilirdim. Hem ondan hem kendimden kaçabilirdim. Sadece Chaeyoung olurdum, onun tanıdığı Roseanne değil. Sahi bir zamanlar Rosie de derdi.

"Yugyeom mesaj attı şimdi, gelmek üzerelermiş. Bizi havaalanına bırakacak."

Ben sırt çantamı takıp bavulumu peşimden iteklerken Jisoo sevinçten havalara uçmak üzereydi. "Oh be! Taksi parası cebimize kaldı. Enişte gibi enişte yemin ediyorum." Fakat yanında diğerlerini de getirdiğini fark ettiğinde yüzünde beliren ifade, kayıtlara geçmeyi hak ediyordu. Keyfinin kaçtığı bir kilometre öteden bile seçilebilirdi.

Kapıyı araladığımızda evin önüne park etmiş iki araç vardı. Yugyeom, Taehyung ve Jungkook önlerinde dikilmiş bizi bekliyordu. Yugyeom sevgilisiyle vedalaşmak istemişti. Taehyung hala Jennie'ye açılamamıştı ancak niyetini oldukça açık bir şekilde belli ediyordu. Peki o neden buradaydı?

Kolsuz beyaz bir tişört ve siyah eşofman altı giyiyordu. Sert esen rüzgar açıkta kalan tenini kesiyordu. Keşke üzerimdeki hırkayı ona verebilseydim diye geçirdim içimden. Her ne olursa olsun, her ne kadar kırılırsam kırılayım onu düşünmeden edemiyordum. Ne ara kaybetmiştim kontrolümü bu kadar? Ne ara kendimi sevdiğimden çok sevmiştim onu? Başını kaldırmıyordu, dağınık saçları da alnına öyle bir dökülüyordu ki surat ifadesini görebilmek imkansızdı. Bir anlığına da olsa dedim, keşke gitmeseydim.

Keşke böylesine yabancı bir diyara dönmeseydi zihnin.

Lalisa sevgilisinin kolları arasına girerken Jennie Taehyung'la sohbet etmeye başlamıştı. Bir anlığına kendi dünyamdan sıyrılmış ve sadece onları görmüştüm. Sezonluk çalışan kafe ekimde kapanacağı için Yugyeom ancak o zaman dönebilecekti. Lalisa önümüzdeki iki ay boyunca onu çok özleyecekti. Birbirlerine karşı boş olmayan ikiliyse bu iki ay boyunca sınanacaktı. Birbirlerinin yokluğunda başkalarına mı gidecek yoksa sadık mı kalacaklardı görecektik. Jisoo içinse her şey karışıktı. Eve gitmek istemiyordu. Ailesinin birkaç haftadır onu eve dönmesi için darladığını biliyordum. Seoul'e dönecek olmak onun için hapse dönmekten farksız olacaktı yine de hüznünü bize yansıtmamaya çalışıyordu. 

Karşımdaki adam başını kaldırdığında göz göze geldik. Üzgün gibiydi sanki. Öyle görmek istemiş olmalıydım. "Yine gelecek misin?" dedi kısık bir sesle. Kollarımı göğsümde birleştirip bakışlarımı kaçırdım. O cevabını almıştı, gelmemek üzere gideceğimi anlamıştı.

Özür dilerim. Benim bencilliğim kendime değil yemin ederim. Sadece seni acı çekerken görmeye dayanamıyorum. Diğerlerinin arabalara bindiğini fark ettiğimde peşlerinden gitmek üzere hareketlendim. Ancak kolumdan tutup durdurdu beni.

"Neden?"

Hırkamın altında kalan tenim onun tuttuğu yerden yanıyordu sanki. Oysa hava hiç de sıcak değildi. "İngiltere'ye gidiyorum. Avustralya'da büyüdüğümden dil sıkıntım yoktu, birkaç farklı üniversiteden kabul almam çok da zor olmadı." Koluma sarılan parmaklarını tamamen çekmek yerine biraz gevşetti.

Kaşları çatılırken bir şeylere anlam veremez gibi bir hali vardı. "Avustralyada büyüdün, peki Yeni Zelanda?" Bu kez anlam veremeyen bendim. Nereden biliyordu Yeni Zelanda'yla olan bağımı? Hatırlıyor muydu? Hatırlıyor olamazdı. Hatırlasaydı gitmeme izin vermezdi. "Doğduğum yer."

Kolumu elinden kurtarıp arabaya bindim. Zihnimde dönen düşüncelerin hiçbirinin bir kıymeti yoktu. Ben ona anlatmayacaktım ve o da bilmeyecekti. Ben ondan gidecektim ama o hiçbir zaman onunla olduğum zamanı bilmeyecekti. Bitmişti.

first loveHikayelerin yaşadığı yer. Şimdi keşfedin