twenty seven

567 43 10
                                        

"kim seokjin öldü."

üç kelime. belki de hayatımda bir dönüm noktası yaratabilecek ve bütün dengeleri bozmaya gücü yetecek bu üç kelimelik cümle bende hiçbir etki yaratmamıştı.

birinin, tanıdığım birinin ölümüne karşı bu derece kayıtsız kalabileceğimi düşünmezdim. çünkü ben böyle biri değildim.

duygularımı uçlarda yaşardım. mutlu olduğum zaman asla üzülmeyecek gibi hissederdim ve üzgün olduğumda bütün dünyam başıma yıkılırdı. kontrol edemediğim durumlar kontrol edemediğim duygulara dönüşürdü ve ben onların esiri olurdum ancak şimdi kim seokjin'in ölmüş olduğunu duymak bana hiçbir şey hissettirmiyordu.

"nasıl," diye sordum tabağımdaki yemeklere işkence etmeyi bırakırken. birkaç lokma alsam da çoktan doymuştum, yine de belki yemeye devam edebilirim diye kalkmamıştım başından.

taehyung ise çoktan yemeğini bitirmiş, tabağın kenarında duran sigara paketinden bir dalı kalın dudakları arasına koymuştu bile. "evde olan olaydan sonra kaçıyordu zaten," dedi huzursuzluğun kol gezindiği bir ses tonuyla. o anları hatırlamak kaşlarının çatılmasına ve alnında derin bir çizgi oluşmasına sebep olmuştu. "saklanmayı bilse de dikkatsiz biriydi, üstelik bağımlıydı. bir şekilde tuzağa düşürülmüş." seokjin hakkında konuşurken geçmiş zaman kullanıyor olması tuhaf hissettiriyordu. "polisle işbirliği yapsaydı belki.."

o cümleyi asla tamamlamadı.

kendini kurtarmak için benim ölmeme göz yumacak birine üzülmüyor olmak etik olarak kendimi rahatsız hissetmeme sebep oluyordu ancak yine de kendime bencil olma konusunda hak tanımıştım. beni sevmeyen biri için vicdanım sızlamayacaktı.

"ne hissediyorsun?" taehyung'un ne hissettiğini merak ediyordum aslında. yıllarca onunla kaçmış, belki de ölmemesi için türlü uğraşlarda bulunmuştu. arkadaşıydı. yüzünde hiçbir ifade yoktu açıkçası. her ne kadar kendini korumak için takındığı ifadesizlik maskesini etrafımda kullanmayı bırakmış olsa da şu an ne duygular içinde olduğunu bilmem için daha fazlasına, kelimelerine ihtiyacım vardı.

basitçe omuz silkti sigarasından derin bir nefes alırken. "bilmiyorum," dedi. bakışları arkamdaki pencereden görünen sokak lambasına takılı kalmıştı. "öldüğüne sevinmedim ama üzgün de değilim. o gün.." bakışları bana döndüğünde sertçe yutkundum. ifadesinin altında yatan ve o evde yaşanaları asla unutmayacağını gösteren ifadesi canımı yakmıştı. "onu kendi ellerimle öldürebilecek kadar öfkeliydim. sonrasında ne olacağı umurumda bile değildi, içimdeki yangını sadece zarar vererek yok edebileceğimi düşünüyordum. bu eve geldikten sonra öfkem bitmedi ama azaldı. seokjin'in nerede olduğunu, ne yaptığını merak ediyordum ama başına bir şey gelecek olması beni ilgilendirmiyordu. içten içe her zaman hayatımdan çıkıp gitmesini istediğim gerçeğini kabullendim ama ölmüş olması beni düşündüğüm sarsmadı."

"onu sevmiyordun."

"o da beni hiç sevmedi," dedi.

ve bu kadardı. bu konuşmanın seokjin hakkında yaptığımız son konuşma olduğunu biliyordum. taehyung'u sadece para için kullanması, beni ölüm döşeğinde bırakması, umursamazlığının başımıza açtığı işler.. bütün bunlar seokjin'in ölümüyle birlikte, o evde geçmişe gömülmüştü.

ilerleyen günlerde davanın seyri taehyung'un yaptığı işbirliği sayesinde değişti. listedeki herkes bir bir tutuklanıyor ve bu da artık polislerin bizim için ayarladığı evde kalmamıza ihtiyaç olmadığını gösteriyordu.

yağmurlu bir perşembe sabahı, güneş henüz doğmuşken taehyung'un telefonun zil sesiyle gözlerimi açmıştım. günlerdir birlikte, salondaki küçük kanepede uyuyorduk. uykularım huzur kaçırıcı kabusların esiri olsa bile gözlerimi açtığım an onun huzurlu ve sakin suratını görmek beni rahatlatıyordu. kolları arasına biraz daha sığınıyor ve yüzümü kaslı göğsüne gömüp göğsünde dalgalanan kapp atışları eşliğinde uykuma devam ediyordum.

in my feelingsBağımlısı olacağınız hikayeler. Şimdi keşfedin