¹⁸

804 141 105
                                    

(My angel, my world)

🌙

Rüzgarın hafif soğuğu yüzünde dalgalanırken, Jimin kiraz ağacının altında oturmuş, sırtını sert kenara yaslamış, yaprakların yumuşak hareketini izliyordu. Buraya gelip böyle oturmayalı uzun zaman olmuştu.

Aslında ağaca giden yokuşu sadece annesiyle beraber yemek yemeye gitmek için çıkmıştı. Ama gelirken Jungkook'un 10 yaşında yalnız bırakıldığı evin önünden geçmiş, alfayla beraber sayısız günler geçirdikleri ağacı görünce de kendini tutamamış, birden çöküvermişti işte altına.

Hava kararmak üzereydi. Dünden beri bir şey yemediği için karnı ağrıyordu ama şaşırtıcı olmayan bir şekilde aç değildi. Elindeki minik papatyanın yapraklarını koparırken en son düşündüğü şey açlıktı hatta.

Annesi evde bile değildi. Jimin geleceğini haber vermediği için büyük ihtimalle kendi arkadaşlarından biriyle gitmişti akşam yemeğine. Annesi adına da seviniyordu Jimin. Eskiden çok izole olmaya zorlandığı hayatı şimdi zamanın affediciliğiyle beraber biraz da olsun kolaylaşmış, kendine sürüden birkaç arkadaş edinebilmişti.

Papatyayı yere bıraktı, derin bir nefes aldı ve kafasını arkaya yaslarken gözlerini kapattı.

Jungkook'u reddetmesinin üstünden üç gün geçmişti.

Neden reddetmişti ki? Alfayı o da çok seviyor, istiyordu. Omegası çoktan çam kokulu, kırmızı gözlü adamı kabul etmişti bile. Neden inat ediyor ve işleri zorlaştırıyordu?

Ama reddetmezse dört gün içinde mühürleneceklerdi. Buna hazır değildi. Nasıl olabilirdi ki? Daha günler önce çocukluk arkadaşının ondan kendini tamamen soyutladığına, ölene kadar yalnızlığa mahkum olduğuna inanıyordu. Şimdi ise yedi gün sonra boynunda sürüdeki en çok istenen alfanın izini taşıyıp, baş omegalığa kadar uzanacak olan bir sorumluluğun altına girmesi bekleniyordu.

Ve Jungkook... en çok da Jungkook'tu düşüncelerini bulandıran, kalbini hem hızlandırıp hem acıtan. Evet, küçükken hep beraberlerdi. Birbirlerinden ayrı kalamıyorlardı. Günlerini birbirlerine anlatıyorlar, iyi kötü her zaman destek oluyorlardı birbirlerine. Ama şimdi... üstünden o kadar zaman geçmişti ki o günlerin. O iki çocuğun dönüştüğü yetişkinler farklı insanlardı. Ve büyük Jimin, büyük Jungkook kim bilmiyordu.

Öğrenmeyi çok isterdi tabii ki. Özlem giderebilmeyi, Sağlık Çadırı'ndaki yeni gelişmelerini anlatmayı, birlikte yine kuyudan su taşımayı.

Ama Çiftleşme Töreni'ne kalan dört günde bunları başarabileceğini düşünmüyordu. Bir insanı bu kadar az günde tanıyamazdınız. O yüzden kesinlikle o Çiftleşme Koşu'suna katılmamalıydı. En azından bu sene, hazır değildi. Jungkook'u da daha tam çözememişti. Zamana ihtiyacı vardı. Mühürlenmek gibi büyük bir kararı verebilmek için zamana ihtiyacı vardı.

Yine de, tüm bunlara rağmen omegası da kalbi de, seni bekleyen, kalbini sana sunan harika bir alfan var, neyi bekliyorsun? Diyor gibiydi.

Jungkook'la o gün ayrıldıktan sonra sadece bir kez yemekte denk gelmişlerdi. Jimin'i Hoseok resmen yemek yemeye zorladığı bir gün, aralarında duran kocaman ateşe, diğer insanlara rağmen gözleri buluşmuştu.

Ama artık alfanın gözleri üzgün bakıyordu. Kalbini acıttı omeganın. Alfayı üzen şeyin kendisi olmasını kaldıramıyordu. Hemen onu teselli etmek geliyordu içinden. Ama Jungkook'la bu sayılı günler içinde çok yakınlaşıp alfaya ümit vermek de istemiyordu. Koşu'ya katılmayacaktı. Katılmamalıydı. Kararı kesindi.

Serendipity | JikookHikayelerin yaşadığı yer. Şimdi keşfedin