Harry
Hogwarts mektubumumu ilk aldığımda da, son alışımda da şaşırmıştım. O anlarda yaşadığım duyguları kelimelerle ifade etmeye çalışmam anlamsızdı. Ama mektubu elime ilk aldığım sefer kesinlikle daha fazlaydı duygularım.
Ailemi neredeyse hiç görmeden büyüdüm. Trafik kazasında öldükleri söylenmişti bana. Kazadan sağ kurtulan tek benmişim. Bu yüzden Durslay'ler, namı diğer öz teyzemin ailesi beni yanına almıştı. Onlardan hiçbir zaman bana ailem gibi hissettirmelerini, boşluğumu doldurmalarını veya bana ebeveynlik yapmalarını istemedim. İstesem de isteğimi yerime getirmeyeceklerinin hep farkında oldum.
O evde bir atık muamelesi görerek büyüdüm. Tüm işler her zaman bana yüklendi. Bu işleri yapmaktan şikayetçi değildim genelde, zaman geçiriyordum ve ilerde kendime bakmam lazım, bunları öğreniyorum diyerek kendimi avutuyordum. Ama onların işleri bana yüklemesenin sebebi kendileri yapmak istememeleri, zamanları olmaması veya yapamayacak durumda olmaları değildi. Bunlar sadece bahaneydi. Beni kendilerinden aşağıda görmüş ve beni öyle yetiştirmeye çalışmışlardı. Bana onlarla aynı hayatı bile yaşamadığımı, onlarla aynı seviyede olamayacağımı hissettirmeye çalışmışlardı. Her zaman aşağılandığım ve hor görüldüğüm yerde bana yüklenen bu işler onlardan alt tabaka olduğum yüzüme vurulurken kanıma da işlesin, ben böyle yetişeyim, kendimi buna alıştırayım, hayatım boyunca kendimi sadece onlara hizmet etmeye, onların yanında bir köle gibi yaşamaya layık göreyim diye bana verilmişti.
Beni hiçbir zaman kendilerine layık görmediler. Kendileri ile aynı ortamda yaşamayı hak eden bir canlı bile değildim onlara göre. Hoş, onlarla aynı ortamda yaşamak benim de tercihim değil ama geçmişe dönüp baktığım zaman acaba ben de çocukken değer görseydim, ihtiyacım olan sevginin bana verildiğini hissetseydim nasıl olurdu acaba diye düşünmeden edemiyorum.
Şu anki hayatımdan şikayetçi değilim. Ama böyle olmamda onların da payı var. Durslay'lerin hayatımda hiç annemle babam hakkında iyi şeyler söylediğini görmedim. Hatta onlar hakkında konuşmazlardı. Ne zaman bir akraba gelse, onlar kendi aralarında beni ve ailemi tekrar gömmek isteseler açılırdı o konu. Annem ve babamı aşağılarken yüzlerine taktıkları o tiksinmiş ifadeyi çok net hatırlıyorum. Sanki biz hatalıymışız, yaşamaya hakkımız yokmuş gibi konuşurlarken ben sadece tezgahın arkasında onların tabaklarına servis yaparak ve bardaklarını tekrar tekrar doldurarak, zaman zaman da onlara karşılık verdiğim için aldığım cezalarla geçirdim hayatımı. Bu yüzden hep sıcak bir yuvaya, beni seven insanlara ihtiyacım vardı. Arkadaşlarıma ve Hogwarts'taki hayatıma bu kadar çok değer verme sebebim de bu.
İlk mektubum geldiğinde bana nasıl verilmediğini hatırlıyorum. Sorun bana verilip verilmemesi değildi. Kimin yazdığını peki merak etmiştim ama bana yazacak kimse yoktu. Bu da umutlarımı yıkıyordu. Bana yazılan mektup defalarca tekrar gelmesine rağmen hiçbir sefer bana verilmediğini zaman o eve ait olmadığımı gerçekten anlamıştım. Oradan gitmem lazımdı. Bunu fark etmek beni üzmemişti. Çünkü ben o eve ait olmadığımı zaten biliyordum.
Hagrid'i ilk gördüğüm zaman bir kişinin yüzüme bakarak hor görmeden benimle konuşması, bana hitap etmesi ne demek görmüştüm. Ondan sonra tanıştığım kişiler, arkadaşlarım benim ailem olmuştu. Gerek Hogwarts'ta gerek okul dışında her sorunuma koşmuşlardı. Bu yüzden onların benim hayatımdaki yeri çok özeldi. Kim ne yaparsa yapsın onlara karşı olan sevgim değişmezdi. Ron ve Hermione şu yıllarda, ben büyürken beni izleyen ailem olmuştu. Onlara olan borcumu asla ödeyemezdim.
İkinci mektup ise beni bir rüyadan kopartır gibi almış ve aylar öncesine götürmüştü. Sirius ile ormanda yaptığımız evrende birkaç ay sadece arkadaşlarımla haberleşmiş ve dünyadan bağımsız aylar geçirmiştim. Bu bana iyi gelecek tek şeydi. Çünkü gördüğüm her şey ile tekrar o zamana, havada toz, kül ve bilinçsiz büyülerin uçuştuğu o zamana geri dönüyordum. Ama herkesin durumu aynıydı. Bu yüzden herkes kendi köşesine çekilip sakinleşmek istemiş, belki yaşadıklarını s,indirmeye çalışmıştı. Bunu başarmıştım. Daha doğrusu başardığımı sanmıştım.
Mektubu elimde çevirdiğim ve üzerindeki logoyu gördüğüm anda kalbim sıkışmıştı. Savaştan korkmuyordum. Masum canları savunmak ve iyi tarafta yer almaktan da asla korkmayacaktım. Ama o gün orada verilen kayıplar, o adamın sadece hırsı için kıydığı canlar aklıma geldikçe kendimi suçlamaktan geri koyamıyordum. Neden bilmiyordum. Bunu daha önce kimse ile de paylaşmamıştım. Ama doğduğum andan itibaren o adamın yaşamasının suçlusu ben gibi hissediyordum. Onunla her sene tekrar karşılaşmıştım. Ama o nasıl çocuk elimden kaçtı diyebiliyorsa, o da her sene benim elimden kaçmıştı. Her sene başarısızlık üstüne başarısızlık yaşamıştım ve onlarca kişinin ölümüne sebep olmuştum.
Mektubu okumak beni teselli etmemişti. Ama yine de bu sene de buraya gelmiştim. Kendimi daha fazla suçlu hissetmemek için değil, buraya gelip insanların kanayan yaralarını sarmak içindi. Belki bu yüzden çimlerde birlikte oturduğum arkadaşlarımın yanında konuşmuyor, içimdeki düşüncelerin dışarı firar etmesinden korkuyordum. Çünkü biliyordum birileri ile konuşmaya ihtiyacım vardı. Ve karşımda birbirine yaslanmış olan iki kişi de en yakınlarımın başındaydı. Ama kimsenin huzurunu daha fazla kaçırmayacaktım. Sakin bir seneye ihtiyacımız vardı. Ben de kimsenin buna sahip olmasına engel olmak istemiyordum.
Karagölde rüzgarda hafifçe dalgalanan suyun üzerindeki sallanan kayığa bakarken iç sesimle boğuşuyordum.
Bu sırada bana seslenenleri duymamış, defalarca dürtülmeme rağmen hissetmemiştim. Ben transa girmiş gibi göle bakarken bana ulaşamayan arkadaşlarım endişelenmiş ve çözüm olarak da suratıma bir tane geçirmeye karar vermişlerdi.
gencler slm keyifler nasl
ŞİMDİ OKUDUĞUN
By Mistake | Drarry (ASKIDA)
Fanfiction"Bana bak Potter. Bunu aramızda anlaşmazlık olmasını istediğim için veya art niyetle söylemiyorum. Sen beni bozdun ben de seni? Sadece iyileşene kadar..."
