2.2

52 8 13
                                        

10.09.2022
Teoman'dan

Çocuk dersi bittiğinde, Abidin dayımın masasının yanına geçerek velilerinin ellerinden tutarak dojodan ayrılan öğrencilerimi izliyordum. Kapıya yanaşan her bir çocuğa ve veliye ismiyle seslenerek veda ediyordum. 

"İyi günler Semra Hanım, iyi günler Elif Su..." 

Böylesi, bağ kurmak için oldukça önemliydi. Öğrenciler, karşılarındaki kişinin ismini bildiğini fark ettiğinde bir birey olduklarının bilincine varmaya başlıyorlardı.

"Atakancığım, suluğunu aldın mı?"

Atakan ellerini başına götürüp, "Almadım!" diyerek geriye döndü ve suluğunu bıraktığı yere doğru totosuna vura vura koştu.

Gülümseyerek, annesine döndüm ve "Suluğunu hep unutuyor," dedim.

"Bilmez miyim hocam... Sürekli bir yerlerde unuttuğu için kaç defa yeni suluk aldırttı bana!"

Gülümsemeyi sürdürürken dayıma baktım. Sosyal medyada takılıyordu ve hikâyeler arasında geçip giderken bir anda bir kedi hikâyesinin üstüne parmağını basıp bana baktı. "Ya şu Dağhan'ın kedisini gördün mü?" diye sordu.

Başımı yana eğerek hikâyeye baktım.

"Hocam iyi günler!"

"İyi günler Yeliz," diyerek, kapıdan geçen küçük kıza baktım. Babası, kapının dışında bekliyordu ve gözlerimiz buluştuğu anda gülümseyerek el salladı. Aynı şekilde gülümseyerek karşılık verdim, ancak el sallamadım.

Çocukların velileriyle çıkıp çıkmadığını kontrol etmek, dojoyu açtığım ilk andan bu zamana alışagelmiş bir refleksim haline gelmişti. Her ne kadar, dojodan çıktıkları anda sorumluluk artık benden çıkmış olsa da çocukların başına bir şey gelmesinden endişe ederek onları alabilecek herkesi zihnimde bir yerlere not almıştım.

Tekrar dayıma dönerek, gösterdiği fotoğrafa baktım. Kiiro -Dağhan'ın sahiplendiği yavru kediydi- sarı ve minicik bir şeydi. Dağhan'ın sweatshirtinin cebinden kameraya bakan şaşkın bir yavruydu. Dudaklarım kıvrılırken, "Çok sevimli," diye mırıldandım.

"Bayıldım ya, keşke buraya getirse!" dediğinde, dojodan son çıkan öğrenciye de el salladım ve "Güle güle İbrahim," dedim.

İbrahim kapıdan dönerek bana yaklaştı ve kollarını bacaklarıma sararak, "Güle güle öğretmenim, yarın mutlaka görüşelim!" diyerek, geri çekildi.

"Derse gelirsen görüşürüz elbette," diyerek arkasından el salladım ve onu bekleyen annesine, "İyi günler Handan Hanım," dedim.

"İyi günler hocam," diyerek, dojodan ayrıldıklarında, "İçerde kalan var mı?" diye seslendim, soyunma odalarına doğru.

"Kalmadı kimse," dedi dayım.

Başımı onaylarcasına salladım ve derin bir nefes alarak, "Sen de hazırlan istersen dayı, çıkabilirsin..." diyerek, masadan geri çekildim.

Dayım, "Sen burada mı kalacaksın?" diye sorduğunda, başımı iki yana salladım ve "Hayır, eve geçeceğim," dedim.

"O çocuk senin evinde mi kalıyor hâlâ?" diye sorduğunda, başımı onaylarcasına salladım.

"Teoman, tanımadığın insanlara iş yerini, evini, hayatını açmak da ne oğlum ya? Bırakmadın gitti şu huyunu..." derken, yüzünü buruşturmuştu.

Omuz silkerek, "Asaf'tan zarar gelmez dayı," dedim.

Hoş, dayım haklıydı. Asaf'ı hepi topu on gündür tanıyordum, bu kadar erken karar vermemeliydim ama insanlar hayatıma hep bu şekilde, aniden dahil oluyorlardı. Zamanla tanıyabilirdim, değil mi?

"Ben ne dersem diyeyim, sen bildiğini okuyacaksın..." diyerek masasından kalktı ve "Ben kaçıyorum öyleyse?" derken, askılıktan montunu aldı.

"Yarın sabah görüşürüz," diyerek, dayıma sarıldım ve cep telefonumu çıkarttım.

Dağhan bu hafta sınavdan sonra hiç gelmemişti, geleceğini söylemiş olmasına rağmen gelmediği için merak ediyordum onu. Derin bir nefes alarak rehberime girdim ve Dağhan'ın numarasını buldum.

Arama simgesine dokunarak telefonu kulağıma yasladım ve telefonu açmasını beklemeye koyuldum. Birkaç uzun çalışın ardından telefon, "Efendim, senseiiim," coşkusuyla açılmıştı.

Kendi kendime gülümseyerek, "Selam aslanım, nasılsın? Aldırdın mı dikişleri?" diye sordum.

"Evet, aldırdım. İyiyim ya..." dediğinde, gülümsemeye devam ediyordum ancak ses tonum azarlacasına sertleşmişti. 

"Derse niye gelmedin o zaman?"

Sorumun ardından kısa bir sessizlik oldu ve sessizliği, Dağhan'ın derinden gelen sesi kesti: "Bazı olaylar yaşandı, hani bilirsin aslında..." dediğinde, sakin bir sesle karşılık verdim: "Fiziksel olarak iyisindir ama ruhsal olarak tam bir harabe..."

Sınav günü dojoya geldiğinde, hali pek iyi değildi. O gün söyledikleri de günlerce aklımı kurcalayıp durmuştu ama mesajlarıma geri dönmediği için yoğun olduğunu düşünmüştüm. Demek ki, yoğun değildi... İçine kapanmaya hazırlanıyordu.

İç çekerek, "Aynen..." dediğinde, velilerin beklerken rahatça oturabilmeleri için sıra sıra dizdiğim koltuklardan birine oturdum ve telefonu hoparlöre alarak dizimin üstüne koydum. Dojoda kimse kalmadığı için bu şekilde rahatlıkla konuşabilirdim.

"Ne oldu aslanım?"

Dağhan tedirgin bir sesle, "Ben..." dediğinde, gelecek olan şeyin büyük bir şey olacağını hissedebiliyordum. "Her şeyi öğrendim Teoman. Annem..." dediğindeyse, içim cız etmişti.

Gözlerimi kapatarak dişlerimi sıktım. Sesi titriyordu ve nefes alışverişleri sertleşmişti. Gerçekten de öğrenmiş miydi?

Yutkunarak, "Geleyim mi yanına?" diye sordum, ciddiyetle. Şu anda yalnız kalmaması gerekiyordu ve dediği gibi her şeyi öğrendiyse, bir anda kendini yapayalnız bırakmış olabilirdi.

Dağhan birkaç saniyelik duraksamanın ardından, "Ben gelsem sana? Olur mu?" diye sordu.

"Tabii olur. Dojodayım ama eve de geçebiliriz," karşılığını verdim.

Dağhan belli belirsiz bir şekilde gülerek, "Ev daha iyi olur, dojoda azıtıp baskıları unutabilirim. Senseiiimden bir ders isteyebilirim..." dediğinde, istemsizce kahkaha attım.

"Kıçını kaldır ve evime gel," diyerek telefonu suratına kapattıktan sonra, sırt çantamı almak için odama geçtim. Bu sırada, telefonumun rehberine girmiştim yine ve rehberde olmadığını bilmeme rağmen Asaf'ın numarasına bakındım.

On gündür tanıdığım, yedi gündür evimde yaşayan adamın telefon numarasını hâlâ daha bilmiyordum. 

Belki de dayım haklıydı, bazen insanları çok hızlı bir şekilde kendi dünyamın içine sokabiliyordum...



ve bölüm sonuu!

gelecek bölümde görüşürüz,

sizi seviyorum.

Juunintoiro | bxbHikayelerin yaşadığı yer. Şimdi keşfedin