yetmiş sekiz

2.7K 325 228
                                        





"cumartesi"
16.21

özgü hazar baysal ile herhangi bir yolculuğa çıkmak, bu yolculuk tek elle sayılabilecek dakikalarla gösterilebilecek bir düzeyde olsa dahi insanı tarif edilemez hislerle donatıyor ve insan bu yolculuklarda gerçekten de 'şu an sevgilimin arabasındayım ve ikimiz de birbirimize aşığız' cümlesini kendisine kurabiliyordu. bu küçük ve önemsiz duran anlarda yusuf bu anları hayatının bir anı olarak değil, ikisinin sahip olduğu ortak bir hayatın parçası olarak görüyordu zira böyle anları tek başına sahiplenmek büyük bir bencillik olurdu. bu anlar birine anlatılırken tüm eylemlerin sonuna "-dık" ve "-dik" ekleri geliyor, bireysel olarak hiçbir şey yapılmaya gerek duyulmamış ya da yapılmış olsa dahi diğerlerinin arasında önemini kaybetmiş gibi diğer tüm fiiller sönüyordu.

arabadan inip sergi salonunun önüne geldiklerinde açıkçası yusuf, hazar'ın onunla konuştuğu hiçbir şeyi dinlememiş, dinleyememişti. o kadar heyecanlıydı ve bütün vücudunu sıcak o denli basmıştı ki sanki tek bir kelime etse 'içeride üzerinde senin isminin yazılı olduğu onlarca şarap ve ahmet kaya yorgun demokrat plağı var' diyecekmiş gibiydi. açıkçası bu heyecanı ve stresinde çok büyük bir hediye veriyor olmanın da derin endişesi vardı. lisedeyken aylarca harçlığından artanı biriktirip ablalarından birine özel yapım bir defter almıştı -harçlığı çok yüksek olmadığı için defter ona göre oldukça pahalı bir hediyeydi- ve üniversitede ise hazar'a aralarında özel olan bir konu üzerine gümüş bir kolye almıştı. kolyeyi ise kaçakçı bir tanıdığından indirimle aldığı için o kadar pahalı olmamıştı. tüm bunların arasında şu an gerçekten, yani "gerçek"ten pahalı bir hediyeyi birine vermek üzereydi ve verdiği kişi sevgilisiydi. buna ek olarak yusuf, hediye vermekte iyi birisi değildi. küçük bir dal çiçeği bile utana sıkıla, vücudundaki her noktayı kıpkırmızı edecek şekilde verdiği zamanlar olmuştu. yusuf, böyle konularda hiç yetenekli değildi ve gerginliği her geçen saniye artıyordu. çoğu zaman hediyeye yönelik verilen tepkiler de onu daha çok gerdiği için ne yapacağını bilemiyor, ilk defa sevilmiş bir köpek gibi gözlerini bir yandan bir yana çeviriyordu her seferinde. o yüzden bir an önce hediyeyi verdiği ve şaraplardan birini açıp konuyu kapattıkları anı bekliyordu.

özellikle sürpriz hediyeler onu daha çok geriyordu ve hazar suratına biraz daha dikkatli baksa yusuf'un o sırada güncel olarak altına sıçtığını düşünebilirdi.

hazar, oldukça iyi rol yapan sevgilisinin stresini tam olarak anlayamadığı için "bir sigara yakalım mı?" diye sorduğunda yusuf gerginlikten hazar'ın üzerine atlamamak için kendisini zor tutuyordu.

"geç kalmaz mıyız?"

"neye?" dedi güneş gözlüğünün üzerinden saatine bakarken. "geç mi geldik?" derken omzunu yanlarında olduğu duvara yaslamıştı.

"tamam." dedi doğum günü çocuğu o olduğu için. "içelim."

"stres olduysan geçelim." derken elini onun yanağına atıp tatlı bir makas almıştı. "gergin duruyorsun."

"gergin mi?" dedi yusuf gülerek. "neden?" derken surat ifadesi o kadar değişken ve aptal bir ifadeye bürünmüştü ki bu, hazar'ın yüzünde tuhaf bir değişikliğe yol açtı.

"yusuf," dedi dudaklarının arasından istemsiz bir gülüş çıkarken. "...ben sana şarap alayım mı hayatım?"

"hayır." cebinden sigara paketini çıkarırken elleri titriyordu. "bunu beraber içelim."

"nasıl istersen." dedi cebinden çıkardığı çakmakla yusuf'un sigarasını yakarken.

"şeyi hatırlıyor musun," dedi bir duman içine çekip sigarayı hazar'a uzattığında. "...bu, bir tane şarkı vardı, ismini hatırlıyor musun?" stresini yenmeye çalışırken o kadar komik duruyordu ki hazar gülmüştü.

yirmiBağımlısı olacağınız hikayeler. Şimdi keşfedin