-12-

102 16 4
                                        

Kaç sene oldu hatırlamıyorum ama gaza geldim, yarım kalan bölümü yazıp gönderdim... Pandemi zamanında yayınladığım bu hikaye benim için bir nefes gibiydi. Belki okuyan olursa yazmaya devam edeceğim...

----

Hermione, iki yabancının bıraktığı o ağır sessizliğin içinde daha fazla duramadan kaçarcasına çıkmıştı minik kompartımandan. Kalbi göğüs kafesine sığmayan vahşi bir kuş gibi çırpınıyordu. Yetimhaneye giden  bildik, güvenli yol artık bir seçenek olmaktan çıkmıştı. Eğer o iki yabancı haklıysa ve Tom bugün o geri dönülemez çizgiyi aşacaksa, Hermione'nin hayatı boyunca taşıyacağı vicdan azabı asla son bulmayacaktı.

Vagonun kapısını hızla kaydırarak koridora fırladı. Trenin yavaşladığını, Londra'nın kasvetli binalarının camlarda süzülmeye başladığını hissedebiliyordu. Koridorda neşeyle evlerine, ailelerinin yanına dönmek için hazırlanan kalabalığı yararak kendi kompartımanına daldı.

"Mione? Sonunda!" Eurydike, Malfoy ile olan gizli randevusundan yeni dönmüş, yanakları hâlâ al al bir şekilde gülümsüyordu. "Nerede kaldın? Tren durmak üzere, bavullarını hazırlamadın mı?"

Hermione bavuluna bakmadı bile. Derin bir nefes alıp arkadaşlarının tam ortasında durdu. Gözlerinde daha önce onlara hiç göstermediği bir telaş vardı ama sesi olabildiğince yumuşaktı.

"Çocuklar, ben perondan sonra sizinle vedalaşamayabilirim. Hemen gitmem gerekiyor." dedi, elini Eurydike'nın omzuna koyarak.

"Ne demek hemen gitmem gerekiyor?" Nathaniel kaşlarını çatarak elindeki kitabı koltuğa bıraktı. "Peronda vedalaşıp öyle ayrılacaktık Hermione. Her zaman yaptığımız gibi."

"Çok önemli bir işim çıktı." Hermione, arkadaşlarının endişeli bakışları altında her birinin elini sıkıca tuttu. Onlara yalan söylemek istemiyordu ama gerçeği anlatacak vakti de yoktu.        "Lütfen bana soru sormayın ama gitmem gerekiyor. Bavulumu sizinle perona kadar getiremeyeceğim, onu istasyonda bir yere emanet ederim. Zaten akşama yetimhanede olurum."

"Hermione, bu hiç sana göre değil," dedi Herman, şapkasını düzelterek ayağa kalktı.                "Seni o tekinsiz yetimhaneye yalnız göndermek istemiyoruz, şimdi bir de tek başına Londra sokaklarında mı dolaşacaksın?"

"Hayır, bu sefer olmaz." Hermione burukça gülümsedi. "Sizi çok seviyorum. Ama bu işi tek başıma halletmeliyim. Lütfen sadece bavulumu halledin, gerisini merak etmeyin."

Tren büyük bir gıcırtıyla durduğunda, perondaki buhar camları kapladı. Hermione, Eurydike'nın boynuna hızla sarıldı, ardından Nathaniel ve Herman'a veda dolu bir bakış attı. Onlar ailelerine kavuşacakken, Hermione bilinmezliğe gidiyordu. 

"Lütfen beni beklemeyin. İyi tatiller!"

Arkadaşlarının meraklı ve endişeli seslenişlerini arkasında bırakarak kapıya yöneldi. Perona adımını attığı an, o tanıdık ve güvenli çevreden koptuğunu hissetti. King's Cross istasyonunun devasa kalabalığına karıştığı an, tek bir hedefe odaklanmıştı. Issız bir köşeye geçti ve zihnindeki o karanlık silüeti canlandırdı.

Mide bulandırıcı bir sıkışma hissiyle dünya etrafında döndü.

---

Hava insanın iliklerine işleyen, sadece bedeni değil ruhu da donduran buz gibi bir sisle kaplıydı. Bu sis, Little Hangleton'ın üzerine bir kefen gibi serilmişti; kasabanın ışıklarını boğuyor, sesleri yutuyor ve zamanı durdurmuş gibi görünüyordu. Hermione, tren istasyonundan ayrıldığından beri bu tekinsiz karanlığın içinde ilerliyordu.  İki yabancının uyarıları, zihninde eski bir saatin alarmı gibi çınlıyordu ama asıl onu buraya çeken, zekâsı ya da mantığı değildi. 

Falling // TomioneBağımlısı olacağınız hikayeler. Şimdi keşfedin