"Neler döndüğünü birisi açıklayacak mı artık?"
Akşam yemeği, hesap sormak için en uygun zamandı. Herkes bir aradaydı ve ayrıca kaldığımız pansiyonun yemekhanesinde olduğumuz için kalabalıktaydık. Yalnız olsaydık bunu yapacak cesareti bulabilir miydim, bilemiyordum.
"Ne?"
Masada çaprazımda oturan adam eline çubukları alırken iç çekti. Sanki onları bıktırmışım gibi. Oysa tek bir kelime dahi etmemiştim ki bunlar dışında. "Neden gizli kapaklı iş çeviriyoruz?"
Net olmak her zaman iyiydi. Lafı dolandırmayı, imalı konuşmayı genelde tercih etmezdim ve karşımdakinin de bana karşı her zaman açık konuşmasını beklerdim. Çünkü imalar yanlış anlaşılabilirdi ve uzatmak da laf kalabalığıydı.
"Gizli kapaklı değil."
"Öyleyse bizim dışımızdaki kimse neden bilmiyor? İznimiz var mı, yok mu? Görmek istiyorum."
Yanımdaki Yoongi hyung dirseğiyle karnıma vurdu. "Sus artık." Fısıltısını sadece ben duydum. Gerçi muhtemelen can güvenliğimizi sağlamaya çalışıyordu.
"İznimiz var, yemekte olur da Park Jimin ister diye yanımda taşımıyorum. Odamda." Hyunseo ilgisiz bir şekilde konuştu.
"Görmek istiyorum." Yineledim. Şu an, o kağıdı getirip bana göstermesi gerekiyordu. Asansöre binse üç dakikasını falan alırdı en fazla. Çünkü bana unutturacaklarını, konunun üstünü örteceklerini biliyordum. Zaten unutmaya meyilli zamanlarımdaydım, aklımı kurcalayan birçok şey vardı ve bunlardan en büyüğü de şu an aramızda yüzlerce kilometrenin bulunduğu sevgilimdi. Hala öyle miydi, emin değildim ve bu da aklımı karıştıran birçok problemden birisiydi.
"İyi," dedi bıkkınlıkla. "Gel." Çubuklarını tepsiye bırakıp ayağa kalktı. "Bakma bön bön, ben senden büyüğüm. Ayağına mı getirmemi istiyorsun? Gel benimle."
Bir şeyler söylemek için dudaklarımı araladım ama ne söylesem fayda etmeyeceğini bildiğimden hiç de çabalamadım. Birkaç dakikamı alacak bu şey için tartışmaya değmezdi. Asansöre bindiğimizde aramızda garip bir gerginlik vardı, bunun olması da normaldi.
"Telefonunu ödünç verebilir misin?" Elindeki telefonu bana doğru salladı. O sırada dördüncü katta durduk. "Şarjı bitmiş, birini aramam gerekiyor." Sırf laf yapmasın diye istemeden de olsa telefonumu çıkarıp uzattım ona, o sırada asansörden inmiştik ve koridorda yürüyorduk. "Buralarda pek iyi çekmiyor yalnız," dedi ve hemen ardından odasının kapısını anahtarla açtı. "Şu pencerenin önünde konuşup geleceğim. Sen istersen içeri gir."
Daha yeni yemekten kalkmıştık ve beyefendi keyfine telefon konuşması mı yapacaktı? İş için olsa söylerdi. Özel bir görüşmeyi böyle bir anda yapıyor oluşu beni delice rahatsız etse de hiçbir şey söylemedim çünkü yine üste çıkmayı bilecekti. Odanın ışığını açıp içeri geçtim, iki kişilik bir odaydı ve tek yatağı kullanılmıştı. Hyunseo tek kalıyor olmalıydı.
Temiz olan yatağa oturdum ve çantalara gözlerimi diktim, onları boşaltmamıştı. Hatta, fermuarlarını açmamıştı bile. Rahatsızlık hissim gitgide büyüdü, ayağa kalktım onun görüşmesini bitirip bitirmediğine bakmak için ama tam o sırada kapı üzerime kapandı.
Anahtarların sesini duydum.
Ne?
"Bekle-- Ne yapıyorsun sen?!" Kapıya doğru koşup bağırdım, bir yandan da hızlı bir şekilde vuruyordum. "Aç şu kapıyı! Çocuk değiliz biz!" Kapının diğer tarafında olup olmadığından emin değildim. "Sana diyorum Hyun-"
"İyiliğin için fazla ses çıkarma." Sesini biraz uzaktan duydum. "Gün doğmadan her şey bitecek."
"Aç şu kapıyı piç herif!"
Kapının açılmayacağının farkındaydım.
Panikledim ve ne yapacağımı bilemiyordum. Yani kapıyı kıramazdım ki bu fikri bir kenara koydum, pencereden de çıkamazdım. Tek seçeneğim komodindeki sabit telefondu.
Şaşırmamak gerek, kablosu koparılmıştı.
Korku bütün zihnimi ele geçirdi. Eğer soğukkanlı kalabilseydim mutlaka bir çıkış yolu bulabilirdim kendime, mutlaka. Eğer panik yapmasaydım kapana kısılmış bir şekilde beni yemelerini beklemezdim zayıf bir hayvan gibi. Ama yolu yoktu, pencereler çok yüksekti ve tutunabilecrğim hiçbir yer yoktu. Yan odaya ya da bir aşağıya geçemezdim ki pencereler bu mevsimde kapalı tutulurdu.
Korkmuştum.
Taehyung'a bir daha ulaşamayacaktım, dünya üzerinde ondan başka beni özleyecek kimse de yoktu zaten ama umuyordum ki o beni önemsiyordu ve ben... Buradan çıkmam gerekiyordu.
Öldürecekler miydi, başka bir yere mi götüreceklerdi yoksa beni kullanacaklar mıydı, hiçbir şey hakkında fikir yürütemiyordum. Zaten üç seçeneğin sonu da benim için iyi bitmeyecekti ve o yüzden kafamda bunları kurmak beni daha çok paniğe sokuyordu.
Bir süre geçtikten sonra kapının arkasından duyduğum tıkırtılarla etrafıma bakındım. Eğer o girdiğinde onu hazırlıksız yakalarsam bir şansım olurdu. Eğer tek başınaysa.
Çevremdeki eşyalardan işe yarar bir şeyler ararken dekor olsun diye koydukları vazo gözüme takıldı. Eh, onun için acı verici olabilirdi.
Vazonun içindeki yapay çiçeği çıkardım ve sıkıca elime alıp kapının arkasına geçtim, kesinlikle burada kalmaya niyetim yoktu ve bir kavgaya girseydik kazanma şansım vardı. En azından benimle kavga etmeliydi, ben içerdeyken kapıyı üzerime kilitlemek pek de zor değildi ama ona gününü şimdi gösterecektim.
Kapı açıldı, vazoyu kaldırdım ve vurmaya hazırlandım ama içeriye kimse girmedi. Birisini ittiler ve yere düştü, kapı o düşer düşmez tekrar kapandı ve o kişi Yoongi hyungdu.
Üç seçenek içinden yalnızca biri şimdi daha olası gelmeye başladı.
finale kadar daha sık görüşceyiz :*
