Bölüm Şarkısı: One Direction - Little Things
Déjá Vu*
Birçoğumuzun bildiği üzere dejavu; yaşadığımız bir olayı daha önce de tıpatıp aynısını yaşamış gibi hissetmemizdir. Türkçe'de de dejavu olarak geçer.
Hepinize iyi okumalar!
Dikkat: Bölüm argo, küfür ve şiddet içermektedir. Rahatsız olanlar lütfen okumasın.
☯️☯️☯️
Hayat dik bir yokuş gibiydi.
Cılız bir bedene yüklenmiş ağır yükler eşliğinde; kanayan, parçalanan, hırpalanan ayakların zar zor attığı ufak adımlarla, buruk bir ruhun kalbe yaptığı külçelerce baskıyla, ağır yükten de ağır, metal kokan, koyu gri bir havada bu yokuş çıkılırdı.
Bazen de güneş açar, hava aydınlanır, kuru soğuk dağılıp yerini iliklere işleyen bir ılıklığa bırakırdı. Yalnızca bazen.
Ucu görünmeyen bu dik yokuş katettikçe uzar, ağırlıklar da arttıkça artardı sanki. Cılız beden de ağırlık altında ezilirdi, ufalanırdı, gittikçe eriyip toz olur, toprağa yaklaşırdı. Daha yokuş bitmeden yükler altında kalan ölü beden, toprağın içine parça parça karışırdı.
Nihayet özgür kalan ruh, yükler arasından kurtulup belki göğe, belki sağa sola savrulur, kudretli ve yüce tanrıya bakınır, o sözü edilen cenneti arardı. Yine bir mücadele dönemi başlardı.
Hayat dik bir yokuş gibiydi.
Ben ise o dik yokuşun üstünde yürüyen zavallı insan. Fakat güneş ışığının etrafı aydınlattığı nadir zamanlardan birindeydim. Kendisine pamuk şeker alınmış bir çocuk gibi heyecanlı ve mutluydum. Yükler hala vardı, hala alabildiğine ağırdı ama güneş ışığı alnıma huzmelerce düşerken bu ağırlık biraz olsun gevşiyordu.
Kardeşlerim, Güneş'ti.
Çocukluğumu güzel kılan, akıl sağlığımı kaybetmemi önleyen kardeşlerim. Hiç varolmamış, merhametli, sevecen, cömert, eğlenceli kardeşlerim bu modeldeki Güneş'i temsil ediyordu.
Yükler altında ezilmeme ramak kala gelmişlerdi. Ölüm döşeğinde, zehirlenmiş bir hastaya yetiştirilmiş panzehir gibi gelmişlerdi. Olağanüstü bir şekilde, gelmişlerdi.
Onları bir daha görme konusunda bile emin değildim halbuki. Benim Londra'ya taşınmam ve Eva'nın okuldan ayrılması üzerine üçümüzün görüşmesinin zor olacağını düşünüyordum.
"Hiçbir şey imkansız değildir." Sözü aklımda dönen bin bir şeyden yalnızca biriydi. Yanımdaki iki bedenin burada olması da bu sözün cisimlenmiş haliydi.
Buğulu gözlerimi kırpıştırırken kafamı Eva'nın bacaklarında tutmaya devam ettim. Saçlarımı okşuyordu. Nick ise uzandığım koltuğun en köşesinde oturmuş dizlerindeki ayaklarımın küçüklüğüyle dalga geçiyordu. Biz yeniden bizdik. Aslında hep böyleydik. Mesafeler bu ayrılığı büyüttükçe büyütmüş, dev aynasındaki devasa bir yansıma gibi gözlerimin önüne sermişti.
Titrek bir nefes alıp yattığım yerden doğruldum. Nick'in deyimiyle "minik" ayaklarımı da bacaklarından çekip koltuktan sallandırdım. Şimdi ikisinin arasında yoğun heyecan ve sevinçten sarhoşlaşmış biçimde oturuyordum.
Bir yandan da ağlamaktan kızarmış gözlerimi ovuşturuyordum. Her biri mutluluk damlasıydı. Mutluluktan ağlamayalı epey uzun bir süre olmuştu.
Epey uzun.
Nihayet bunun için bir sebebim vardı. Hatta bir değil iki sebebim vardı.
"Yani artık tamamiyle Londra'da okuyacaksınız öyle mi?" Anladığım kadarıyla son iki gün Eva ve Nick için oldukça yoğun ve önemli geçmişti. Çünkü bana söyledikleri şey hayallerimde bile gerçekleşemezdi.
ŞİMDİ OKUDUĞUN
Knee Socks | Daddy Issues
ChickLitO mükemmeldi. Hayran olunasıydı. Gözleri, saçları, sesi, bedeni, yüzü... O tamamiyle kusursuzdu. Benden yaşlarca büyük olsa da içimdeki hayranlığı engelleyemiyordum. Umrunda bile değildim. Küçük bir kız çocuğunu kim severdi ki? Ama ben ona deli gibi...
