14 - Nightmare

4.1K 214 934
                                        

Bölüm Şarkısı: Seafret - Drown (Cover)

Nightmare*
İngilizce'de kabus anlamına geliyor.

İyi okumalar.

☯️☯️☯️

Eva'dan...

Özlem ve utanç.

Son zamanlarda en çok hissettiğim iki duyguydu bunlar. Aylardır yüzlerini telefon ekranının ve beraberimde Londra'ya getirdiğim küçük, eskimiş kağıt ve çocukken üzerine yanlışlıkla oda esansı döktüğüm için menekşe kolan fotoğraf albümümüz dışında görmediğim ailemi özlüyordum.

Rufus'a çabucak güvenip ona kendimi teslim edecek kadar aptal davrandıktan sonra yaşanan kötü olaylar ise utanç kaynağımdı.

Geçmişi değiştirmek istiyordum. Yaşadıkşarımız bizi bugünkü biz yapıyor olsa bile ben bu üzücü anları hayatımdan, zihnimden silmek istiyordum. Bunun mümkün olmadığı açıktı ama hala her gece başım yastığa değer değmez Tanrı'ya yalvarmaya başlıyordum.

Lütfen hepsi bir kabus olsun. Lütfen hepsi bir kabus olsun.

Her uyandığımda bir tokat gibi yüzüme çarpan gerçekler zamanla zihnimi ve tenimi yaralamış, aşındırmıştı. Alışamıyordum. Bu gerçeklere alışmak hayatımdaki en büyük mücadelemdi. Bundan önce bir "prenses" gibi yetiştirildiğim içindi belki de. Artık ailemden o ilgiyi almamak mı beni bu hale getiriyordu?

Bu kadar aciz ve şımarık mıydım?

Kendimden tiksiniyor, nefret ediyordum adeta. Her aynaya baktığımda yüzü siyahlara, kire, acıya bulanmış bir kız görüyordum. Ailemi özlüyordum. Babamın bana "prensesim" diyişini; annemin her gece saçlarımı okşayışını özlüyordum. Bournemouth'a kadar koşup onlara ulaşmak istiyordum.

Ama tek yapabildiğim menekşe kokusunu saçan bir avuç fotoğrafa bakıp ağlamaktı. Onları telefonun ahizesinden duymak, onlara iyi olduğumu söylemekti. Çünkü dudaklarımı aralayıp içimi dökemeyecek kadar utanıyordum.

Belki de abartıyordum. Bu kadar kahrolunacak bir şey değildi belki de. Ama içimden söküp atamadığım bir virüstü bu. Yanımdaki arkadaşlarıma rağmen yalnız hissediyordum. Değersiz, gereksiz, bıkmış, tükenmiş.

O zaman Betty'i daha iyi anlamıştım. Annesi yoktu. Babasından ilginin "i"sini görmemişti. Ama her fırsatta isyan etmeye çalışmıyordu. Dayanıyordu, ayakta kalıyordu. Ben ise içten içe çöküyordum. Betty'e hayranlık duyuyordum. Her şeye rağmen dimdik durmayı başarıyordu.

Nick.

Londra'ya benimle gelmeyi seçmişti. Ailesini hiçe sayıp peşimden sürüklenmeyi göze almıştı. Ona minnettardım çünkü bitmişliğimin her evresinde yaslanacak bir omuz olmuştu bana. Ne zaman ağlasam, üzülsem gelip gözyaşlarımı silmiş, bana değerli olduğumu hissettirmişti. Benim için öyle özeldi ki...

Ona karşı apayrı bir zaafım vardı sanki. Tam olarak adlandıramasam da içimde ona karşı epey büyük bir his vardı. Şekillendiremiyor, isim koyamıyor ama varlığını duyabiliyordum. Bir kalp gibi atıyor, Nick'i her gördüğümde hücrelerimi kaplıyordu. Bu minnet duygusu muydu?

Kahverengi saçları ve aynı renk gözleri. Buğday teni, uzun boyu. Her duyduğumda beni dindiren, yatıştıran sesi. O Nick Davis'ti. Hayatıma girmiş en mükemmel erkek.

Kardeş gibi büyümüş, hep beraber olmuştuk. Varolmayan erkek kardeşimdi. Bir abi gibiydi. Ama...

Ama ne, Eva?

Aklımı bulandıran bir kare vardı. Nick'in okula gelip Rufus'u dövdüğü günün akşamında onların evine gitmiştim. Beni film izlemeye çağırırken tüm bedenimi saran o garip his tekrar tekrar baş göstermeye başlamıştı. O büyük, minnete benzettiğim his.

Knee Socks | Daddy Issues Hikayelerin yaşadığı yer. Şimdi keşfedin