19 ;; "i love you."

855 104 21
                                    

Sahi, o çocuğun adı neydi ki?

Sol tarafımda oturan HyunJin'e gözlerimi onların üzerinden çekmeden sordum."Baksana HyunJin, o gri saçlı çocuğun ismini biliyor musun?"

HyunJin şaşkın bir biçimde gösterdiğim kişiye baktı.

"O mu?Lee Donghyuck o."

Soğuk bir pazar öğleni yatağıma sırtüstü bir şekilde uzanıp, tavanımı izliyordum. Öğlene kadar yağmur yağmıştı. Gökyüzü bulutluydu ve ben dayanamayıp penceremi açmıştım.

Kolumu alnıma yaslayıp, gözlerimi kıstım."Lee Donghyuck..." bu isim bana çok tanıdık ama bir o kadar da uzak geliyordu. Daha önce bir şeyler yapmışız gibi. Belki de birlikte projemiz vardı geçen sene. Hayır, hayır olamaz geçen sene bizimle aynı sınıfta değildi bile.

Onunla ilgili hiçbir şey yoktu hayatımda ama neden eksik hissediyorum?

Aylardır bir şeyleri bekliyorum lâkin neyi beklediğimi de bilmiyorum. Gözüm hep arıyor ama bulamıyorum. Sanki hep etrafımda ama olamayacak kadar da imkansız. Kafayı mı yedim? Kesinlikle.

Kendime bile anlatamıyorum durumun karışıklığını.

İpucuya ihtiyacım vardı bu yüzden peluş oyuncağıma sarılıp gözlerimi kapattım ve hatırlamaya çalıştım. Aylar öncesine, bu sorunun daha başlamadığı dönemi hatırlamaya çalıştım. Nihayet aklımda bir şeyler canlandı o sırada.

Kızıl saçlara sahip, elinde muzlu süt tutan bir çocuk vardı önümde. Siyah ceketini okul gömleğinin üzerine katlamış, bir şeyler konuşuyordu. Yüzünü pek göremiyordum sanki bir şeyler engelliyordu. Kendimi zorlamayı denediğimde ise duyduğum sadece tek bir cümle ve ses olmuştu.

"Yanılıyorsun, üçüncü kelime sevgi."

Gözlerimi hızla açtım. Az önceki şey de neydi? Sanki deja vu yaşıyormuşum gibi bir hissti. O sırada yanağımdan aşağı süzülen yaşı ise ancak farkedebilmiştim.

~
"Soo Min!"

Yine yağmurlu bir okul gündü. Bu aralar yağmur fazla yağıyordu. Sonbaharın bitmesine daha vardı ama bu havadan şikayetçi de değildim. Yağmurun kendisi ile birlikte getirdiği birçok şeyi seviyordum.

"Hey, Soo Min!"

Önümdeki sırada oturan Hyunjin, kolunu sandalyeye yaslamış ve bana dönmüştü. "Dakikalardır seni çağırıyorum. Dalıp gittin."

Pencereden gözlerimi ayırıp, elimi çenemden çektim. Uyuştuğu için yüzümü buruşturdum.

"Efendim?"

Hyunjin bir süre endişeli bir biçimde yüzümü inceledikten sonra derince bir nefes verdi.

"Öğlen yemeğine gidiyoruz gelsene."

Ders ne ara bitmişti bilmiyordum bile. Bu aralar kafam hep karışıktı zaten. Kafamı sallayıp ayağa kalktım. Hyunjin ile birlikte aşağı kata indik. Üstümdeki siyah kapüşonlu ceketimin önünü kapatıp ellerimi ceplerime ısınması için soktum. Pazartesilerden asla nefret etmemişimdir diğerlerinin aksine lâkin bugün istisna olabilirdi. Aşırı uyuşuk ve dalgındım ayrıca üşüyordum da. Uykumu alamamıştım neredeyse.

HyunJin ve ben sandiviç ve kola alıp bizden önce varan Mark ve SeoNeul'un yanına oturduk. Pazar günü kavga etmiştiler bu yüzden araları biraz soğuktu. Şu sıralar sıkça kavga eder olmuştular. Yemekte pek bir şey konuşmadık. Her zaman ettiğimiz muhabbetler ve sınavlardan konuştuk. Son sınıf olunca herkes stresteydi eskisi gibi enerjik değildi. Bu yüzden alt sınıflara bakıp iç çekmek ve kıskanmakla geçerdi günlerimiz. Bazılarımız gece gündüz demeden çalışıyordu. Göz altları çökmüş bir şekilde okula gelenlerin sonu sırada uyuklamak oluyordu. Onlardan biri de ne yazık ki Seoneul'du. Tıp istiyordu ve onu zorlu bir yolculuk bekliyordu.

Benim de geri kalır bir hâlim yoktu. Mimarlık istiyordum ve babamın baskıları üzerimden hiç çekilmiyordu. Sanki 10 kiloluk bir yük taşıyordum omuzlarımın her birinde. Her koreli öğrenci gibi ben de test çözüyor, sınavlara giriyor ve ders çalışıyordum. Başka şansım da yoktu açıkçası.

O sırada Mark ile Seoneul son zamanlarda olduğu gibi yine basit şeylerden dolayı kavga ediyordu. HyunJin ise karışmamayı seçip, telefonuyla ilgileniyordu. Kolamdan bir yudum daha alıp, daha bitirmemiş olmamı umursamayarak masadan kalktım. Kafam şişiyordu her geçen saniye. HyunJin bir şey demeyerek o da masadan kalkıp diğer arkadaşlarının yanına gitti. Adımlarımı hızlandırıp, yukarı kattaki kızlar tuvaletine ilerledim. Birkaç kız aynanın önünde makyaj yapıyor, alt sınıflardan yüzü tanıdık bir kız ise kabinin kapısını ayağı ile tutuyordu arkadaşı işini görürken.

11.Sınıflardan Jae-Hwa ellerini yıkayıp döndüğü sırada beni görmesi ile yüzüne gülümseme yerleştirdi. Bana karşı hep nazik ve saygılı olurdu. Eğilip bir birimizi selamladıktan sonra musluğun önüne geçip yüzüme soğuk su çarptım. Ardından ellerimi de yıkadım. O sırada içeri zili çalmış herkes sınıflarına doğru yol almıştı. Bir süre aynanın önünde durup kendimi izledim. Ders dinleyecek hâlim yoktu. Özellikle bu zorlu günlerde sanki hocalar üniversite sınavımız yokmuş gibi yükleniyorlardı. Şu an bay Park'ın dersiydi. Kendisi yeni matematik hocamızdı ve hiç acıması yoktu. Üstelik ev ödevini de yapmamıştım.

Aklımda geçerli bahaneler arayarak kızlar tuvaletinden çıkıp boş kolidorda sınıfıma ilerledim. Yavaş adımlarla yürürken pencereden dışarıyı da izliyordum. Futbol sahasında erkekler oynuyordu. Havanın soğuk ya da sıcak olması onları durdurmuyordu anlaşılan. Ne zaman baksam hep maç yapıyorlardı.

Kızlar ise bir kenarda oturmuş maçı izliyorlardı. Bir kısımı erkek arkadaşlarına tezahürat yapıyor, bir kısımı ise aralarında sohbet ediyordu. Aralarından tanıdık yüzler ile bunların yan sınıfımızdan öğrenciler olduğunu anlamam çok sürmedi.

Hava bulutlu ve serindi. Lâkin güneş bulutların arasından çıkmayı başarabilmişti. Saat öğlen bire geliyordu galiba hiç haberim de yoktu açıkçası. Son bir haftadır o kadar anlamsız geliyordu ki olaylar... Saati bile kavrayamıyordum. Sanki büyük bir rüyanın içindeymişim de beni uyandırmalarını bekliyordum.

Birkaç adım sonra boş sınıfın kapısı açılmış ve gri saçlı bir beden çıkmıştı sınıftan. Aniden açıldığı için ürksem de kalp atışlarım hızlanmıştı karşımdaki bedeni görür görmez.

"Soo Min."

Bana mı seslenmişti o?

Konuşmama fırsat tanımadan iki kelime çıkmıştı dudaklarının arasından ve kalbinin en derinliklerinden.

"Seni seviyorum."

Pazartesi öğlen güneşi yüzüme vururken, gri saçlı çocuk bütün ciddiyeti ile gözlerini bana dikmişti. Hızla nefes alıp verirken bir elini de kapının kenarına yaslamış, endişe ile beni izliyordu ve ben, ne diyeceğimi şaşırmıştım.

"Ne?"

Anılar hızla aklıma hücum ederken ilk kelimem bu olmuştu.

sinners, lee donghyuckHikayelerin yaşadığı yer. Şimdi keşfedin