Oops! Bu görüntü içerik kurallarımıza uymuyor. Yayımlamaya devam etmek için görüntüyü kaldırmayı ya da başka bir görüntü yüklemeyi deneyin.
İnsan kendi hatalarının altında ezilirdi evet, ama başkalarının suçlarının bedelini ödemek çok daha ağırdı. Bu adil miydi? Başkalarının günahlarının bedelini ödemek, ödetmek adalet miydi? Kocaman bir hayatı mahvetmek, yıkmak, umutları ve hayalleri bir çırpıda elinden almak bu kadar kolay mıydı? Hele ki kimsen yoksa, evet, çok basitti! Pâyiz de başkalarının hatalarının bedelini ödüyordu. Bu adalet miydi? Çoğu insana göre adalet, Eroğlu ailesinin çocukları olacaktı ama ya Pâyiz? Onun hayalleri, umutları, çabaları ne olacaktı peki? Hepsi ateşe mi atılmıştı? Gözlerindeki buğuyu elinin tersiyle sildi. Yanındaki Esma ile birlikte ağır adımlarla merdivenlerden indi. Kocaman avluya ayak bastıklarında, Pâyiz başını kaldırıp etrafa baktı. Bu avlu, bu konak tüm Mardin'in dilindeydi. Herkes onun büyüklüğünü ve göz alıcılığını övüyordu. Peki ya bu konağın içinde dönenleri neden konuşmuyorlardı? Çünkü işlerine gelmiyordu. Acıyla kapattı gözlerini ve derin bir nefes aldı; sanki ciğerleri bu konağın kasvetli havasını solumayı reddediyordu. Gözlerini açıp başını Esma'ya çevirdi. Esma da ona bakıyor, şefkatle gülümsüyordu. Tekrar bir nefes alıp Esma'yla birlikte mutfağa doğru adımladılar. Pâyiz mutfağa girdiğinde hayretler içinde kaldı. Burası kocaman bir mutfaktı, belki de onların evleri kadardı ve içinde karınca gibi çalışan bir sürü kadın vardı. Kimileri kahvaltılıkları tepsiye yerleştirirken, diğerleri yufka açıyor, birkaçı da bulaşıkları yıkıyordu. İçlerinden yaşlıca bir kadın onları fark edince olduğu yerden ayrılıp Pâyiz'e baktı. Pâyiz de dikkatle ona bakan kadına döndü. Belki kırk yaşlarında vardı ama yaşadığı coğrafya ve çileli hayat, onu ellili yaşlarında gösteriyordu. Yılların dostları olan kırışıklıklar çoktan yüzünde yerini almıştı, lakin yüzündeki tebessüm her şeye rağmen sağlam kalmış gibiydi. Hiç konuşmadan, sadece iki bakışla birbirlerine ısınmışlardı. "Rojbaş," dedi kadın tebessüm ederek. Pâyiz şaşkındı, çünkü kötü bir tepki bekliyordu; sonuçta o, kumaydı. Şaşkınlıkla daldığı kasvetli düşüncelerden sıyrılıp ağzını araladı. "R-Rojbaş," diye kekeledi. Hiçbir şey beklemiyordu. Esma da gülümsedi. Bardakların bulunduğu şatafatlı, aynalı, altın kaplamalı tepsiyi eline alıp Pâyiz'e seslendi: "Pâyiz, sen de diğer tepsiyi al da içeri geçelim." Pâyiz hâlâ şaşkınlıkla olduğu yerde dikilmişti. Annesinden bulamadığı şefkati, bu tanımadığı kadından bulmuştu. "Keşke," dedi içinden acıyla, "keşke annem bu kadın olsaydı, belki bu durumda olmazdım." Kalbi acıyla yeniden sızladı. Kalbini söküp atmak, ölmek, kurtulmak istedi. Ama imkansızdı. Hemen eline yeni sacdan taze pişmiş bazlamaları alıp Esma'nın peşine düştü. Başı öndeydi, çok utanıyordu. Ona bunları yapanlar utanmıyordu ama o utanıyordu. İşte buna adalet, âdet, töre, gerekçe diyorlardı... Sessizce Esma'nın peşinden masanın yanına geçti. Başını hiç kaldırmadan tepsiyi masaya indirip, ellerini önünde birleştirerek yere baktı. Duran Ağa gelinine baktı. Duran Ağa ve Dılda Hanım önce memnuniyetle Pâyiz'e, sonra birbirlerine baktılar. Tam da istedikleri gibi sessiz, sakin, uysal biriydi. Töre adı altında kendilerine iyi bir "köle" almışlardı. Duran Ağa tam ağzını açacakken, Êzman ve karısı Hawin merdivenlerden el ele indiler. Tüm gözler onlara döndü. Hawin dıştan dağ gibiydi, vakurdu ama içi harabe olmuş, yanmıştı o da. Oysa o gece bir dakika bile susup ağlamamıştı; sadece makyajla gizlemişti içindeki yangının yüzüne vuran izlerini. Hawin yine tüm güzelliğiyle ortama girmiş, hâlâ ayakta olduğunu kanıtlamıştı. Pâyiz başını kaldırmadan, göz ucuyla çifte baktı. "Ne çok yakışıyorlardı," diye düşündü. Kalbi utançla tekledi. Nasıl bu utançla yaşayacaktı? Bu evli çiftin yüzüne nasıl bakacaktı? Peki ya Hawin ona nasıl bakacaktı? Onu affedecek miydi, kabullenecek miydi? Hawin gülümsüyordu ama içi yanıyordu. Artık anne olamayacağını kabullenmişti. Ancak Pâyiz... Gözleri Pâyiz'e iliştiğinde, elini Êzman'ın elinden çekmek istedi ama Êzman izin vermedi. Hawin'in başı merakla Êzman'a döndüğünde, sadece ona içtenlikle tebessüm eden kocası vardı. Duran Ağa'nın izniyle masaya oturduklarında Pâyiz hâlâ ayaktaydı. "Pâyiz kızım, geç otur," dedi Duran Ağa. Pâyiz ne kımıldayabildi ne de konuşabildi. Boğazındaki yumru onu mahvediyordu ama vicdanı onu öldürüyordu. Mutlu bir çiftin hayatına kara bir bulut misali girmişti. Nasıl bu acıyla yaşayacaktı peki? "Hadi kızım," Dılda Hanım'dan gelen uyarıcı tondaki sesle istemeye istemeye oturdu sofraya. Masada her şey vardı, adeta bir kral sofrasıydı. Hayatında görmediği, yemediği şeyler de vardı ama iştahı yoktu. Esma'nın yanına öylece oturmuş, tabağıyla oynuyordu. Sofrada belirgin bir gerginlik, bir karamsarlık vardı. Hawin göz ucuyla Pâyiz'e baktı; çok güzel olduğunu düşündü. Peki ya günün birinde kocası sadece Pâyiz'e âşık olursa o zaman ne yapardı? Korku ve endişe içini kapladı, zaten olmayan iştahı daha da kapandı. Beyni durmuş, kalbi sızlamıştı. Zaten kocasını başka bir kadınla paylaşmanın acısını yaşıyordu ama kocasını tamamen kaybederse ölürdü işte, biterdi. Elindeki çatal neredeyse boş olan tabağa düşünce tiz bir ses yankılandı. Tüm başlar sesle birlikte ona çevrilmişti, Pâyiz de dahil. Hawin ona dönen gözlere baktı. Mahcupça herkese bakıp tekrar çatalını alıp önüne döndü. Kahvaltı bitince herkes Duran Ağa'nın kalkmasını bekliyordu. Duran Ağa kalkınca herkes beklemeden ayağa kalktı. Dılda Hanım bugün çalışanlara izin vermişti. Bugün sadece Esma, Pâyiz ve Hawin çalışacak, tüm hünerlerini göstereceklerdi. Üç kadın kafa kafaya verip işlere koyuldular. Esma ve Hawin bulaşıkları yıkarken, Pâyiz avluyu süpürmüştü. Bu arada Pâyiz ve Hawin biraz konuşup tanışmışlardı. Bugün beş farklı yemek, üç farklı tatlı olacaktı. Pâyiz iki yemek bir tatlı, Hawin iki yemek bir tatlı, Esma ise bir yemek bir tatlı yapacaklardı. Tüm evi temizleyip mutfağa geçtiler. Hawin sarma ve pilav yapmıştı. Yaparken sürekli Êzman'ı düşünüyor, sürekli bir bebekleri olduğunu hayal ediyordu. Esma tüm her şeyi bitirip yorgunlukla odasına çekilmişti. Pâyiz de içli köftelerini tepsiye dizip Hawin'e baktı; o da özenle pilavını servis tabaklarına döküyordu. Pâyiz dolaptan Kıbrıs tatlısını çıkarıp kıvamına baktı. Olduğuna karar verip tekrar dolaba koydu. Esma'nın mantıları, Hawin'in sarmaları, Pâyiz'in içli köfteleri masayı adeta donatmıştı. Êzman en çok sarma sevdiği için Hawin özellikle sarma yapmıştı. Herkes sofraya geçmişti. Muhteşem kokular konağı ve konağın etrafını sarmıştı adeta. Herkes iştahla yemek yerken, sadece Pâyiz başı önde, tabağına bakıyordu. Çatal, tabak, bıçak sesleri sofradakilerin sesiyle birlikte gümbürdeşip karışıyordu. Pâyiz aklına gelenlerle tebessüm etti. Bugün cumaydı, bugün erken çıkıp arkadaşı Rozerin ile ders çalışacaktı. Sahiden, Rozerin haberi almış mıydı? Aklına yine dün gece geldi. Dün gece evli bir adamla birlikte olmuştu. Dün gece aklına gelince gözleri doldu, midesi bulandı. Zar zor yutkunup tabağındaki mantıdan bir kaşık aldı. Yemek bitince herkes damdaki özel oturma yerlerine gitmişti. Pâyiz ve Esma bulaşıkları yıkayıp kahveleri yapmışlardı. Esma, Pâyiz'in ricası üzerine kahveleri tek tek herkese dağıttı. Ve ikisi yan yana, en köşeye oturdular. "Aslanoğullarıyla ne yaptınız, neye vardınız?" dedi Duran Ağa kahvesinden bir yudum alarak. "Haftaya Salı tekrar toplantı yapacağız. Bizim verdiklerimiz ve onların söyledikleri birbirini tutmuyor!" dedi Êzman, sonlara doğru hafif sinirli çıkan bir sesle. Pâyiz'in aklındakiler ve onların konuştukları da birbirini tutmuyordu. Başını Mardin manzarasına çevirdi. Tüm Mardin, tüm güzelliğiyle göz kamaştırıyordu ama sadece dış güzelliğiyle. Hafif bir tebessüm etti manzaraya. İzin isteyip odasına çekildi. Rahat uyku takımını giyip yatağa geçerek yorgunlukla kapanan gözlerine itaat edip uykuya daldı.