Ülkesine ihanet eden bir adamla nişanlanmak zorunda kalan bir kadın ve her şeye rağmen onu seven bir adam.
2039 yılında işgal altındaki İstanbul'da yaşanan bir aşk hikayesi.
Yasaklarla büyümüş Ofelya Zaharyas, onu gerçek kimliğine kavuşturacak Çağl...
Sonraki bölümlerden haberdar olmak için İnstagram hesabımı takip edebilirsiniz :))
İyi okumalar <3
Oops! Bu görüntü içerik kurallarımıza uymuyor. Yayımlamaya devam etmek için görüntüyü kaldırmayı ya da başka bir görüntü yüklemeyi deneyin.
***
"Üniforma"
Konuştuklarımızın tamamını duyacak kadar yakınımızda olması kalp atışlarımı bozmuştu. Neredeyse korkudan ağlayacaktım çünkü gözlerindeki öfke ve cellat elleri beni yok etmek için yaklaşıyordu.
Çağlar'ın omzuyla onu engellemesine karşın daha da korktum. Çünkü bu onu vazgeçirmez, aksine hırslandırırdı. "Bir sorun mu var Sayın Bakan?" dedi oldukça sakin bir sesle.
"Aslına bakarsan birkaç sorun var Çağlar." Gözlerini benden ayırmadan onunla konuşuyordu. Başımı yere indirdim, dudaklarımı kemirdim. Kan şekerim aniden dengesizleşmişti. "Kızım yalnızca nişanlın. Üstelik gecenin bir vakti istediğiniz yerde buluşup gününüzü gün edin diye nişanlanmadınız. Siz. Seçim. Reklamından. Başka. Hiçbir. Şeysiniz."
Çağlar geri çekilmedi, bedeni babamınkinin üzerine giderken arkasındaki korumalar hareketlendi. Babam onları durdurup olacaklara izin verdiğinde başımı yerden kaldırmamak için direniyordum. Çünkü kuralları öyle çok gevşetmiştim ki artık eğilmek değil dik durmak istiyordum.
"Reklamlar bitti Bay Zaharyas. Artık filmi izliyorsunuz."
Çağlar'ın sözleri eğik başımı kaldıracak gücü vermişti. Burun buruna birbirlerine öfkeyle bakıyorlardı. "Zafer'in seçimlerde dolanmamasını istiyorsanız size verdiğim mühlet dolmadan bir tarih alsanız iyi edersiniz. Aksi taktirde ipler gevşeyebilir, elimden kaçabilir."
Babamın gözünde ilk kez mağlubiyeti gördüm. Bir adım geriye sanki sendelemişti. "Elimin altındakilerle yetinecek sıradan bir asker olmadığımı çoktan anlamış olmanız lazımdı." Üzerindeki kıyafeti sanki bir pislik silkelermiş gibi omuzlarından silkeledi. "Şimdi izin verirseniz nişanlımı evine bırakacağım." Sesinde bile buz gibi cesaret vardı.
Sanki suç işlemiş küçük bir çocuk gibi ayağımın ucunu oynatıyordum. Çağlar arabanın kapısını benim için açtığında başımı bir saniye bile kaldırmadım çünkü eğer babamla göz göze gelirsek atacağı bakıştan korkuyordum. Hareleri bile buram buram psikolojik şiddet kokan biriydi o.
Araba sesli bir şekilde çalıştığında siyahlarla kaplı diğer arabaların arasından geçip gittik. Babamın görüş açımdan çıkışı derin bir nefes vermemi sağlamıştı. Az önce neler olmuştu öyle?
"Seni eve götürmek zorundayım ama korkma bir şey yapmayacak... Yani sana zarar vermeyecek."
Korkmadım. Korkusuzca başımı çevirip ona baktığımda yüzünde güven veren bir ifade vardı. "Korkmuyorum." dedim sessizce ama ellerimin titremesi aksini kanıtlıyor gibiydi. Ellerimi görüp dudaklarından kısık bir homutru çıkardı. "Biraz korkuyorum." diye bir itirafta bulundum.