.x. the death .

137 14 53
                                    


İnsanlardan nefret ediyordu.

Onlardan hep nefret etmişti. Boş laflarından, gereksiz gülüşlerinden, çirkin kahkahalarından... Hiçbiriyle konuşmak istememiş, hepsinden kaçmıştı. Uzaktı. Herkesten uzakta, görünmeyen bir yerde, dipsiz bir kuyudaydı. Saklanmış, karanlığa o kadar yapışmış ki karanlıkla karanlık olmuştu. Kaybolmuştu. İtildiği yerde, kendini de ittiği yerde sürüne sürüne tek başına kaybolmuştu.

Neredeydi? Çirkin bir apartman dairesi onun evi değildi. Eski bir dükkân onun evi değildi. Bir zamanlar, eline daha fazla nakit geçerken gitmeye alıştığı iğrenç kokulu ve gürültülü barlar da onun evi değildi. Onun evi sokaklar da değildi. Bir evi vardı, kırmızı bir bisikletin üstünde. Yakın geçmişte yitirdiği son umudunu temsilen geçmişten gelen kırmızı bisikletti onun evi, bir de tekerleğinin gittiği ve kimsenin gitmeye lüzum görmediği soğuk, taşlık o küçük tepeydi onun evi.

Bugün yerde bir biralık won bulmuştu. Başka hiçbir anlama gelmiyordu onun adına. Bir biralık won! Şimdi elinde teneke kutu, her tarafına yağan yılın ilk karı, soğuk rüzgâr ve yalnızca o. Üşüyordu, titriyordu ama bunları umursamamaya alışmıştı. Sokaklar onun evi değildi ama sokaklar onun en yakın arkadaşıydı. Tam karşısında, kaldırımın ortasındaki ağaca yaslanmış duran bisikleti artık yağlanmak istiyordu. Tekerlerinin havası inmiş, sadece bir süs gibi gidiyordu onun yanında.

Bir yudum aldı, sigarayı üç gün önce bırakmıştı. Üç gün, gayet iyi bir süreydi. Şimdi dudakları da titriyordu ama soğuktan değil, eski sevgilisini özlemekten. Susun, dedi dudaklarına ta en içinden. Hayır, bu dudaklar ve bu ağız ve bu beden... Artık temizlenmeliydi.

Sigara. Joohyun ile ilk içtikleri günden beri dostları olan sigara! Nasıl da vazgeçebilmişti ondan! Nasıl da azaltabilmişti içkiyi! Ve nasıl da azaltmıştı küfürleri... Nasıl da son durağındaydı büyük kaçışının ve tükenmez karanlıkta saklanışının...

Bir kız. Bir kız, böyle hissetmesine nasıl neden olabilirdi? Onu tüm kaçışından, tüm saklambacından nasıl çekip alabilirdi hiç farkında bile olmadan?

Birkaç ay önceydi. Sihirbazın biriyle tanışmıştı. Sihirbaz, kendine uygun olmayan yerlerde geziyordu. Her şeyiyle farklıydı etrafında duranlardan ve her şeyiyle farklıydı etrafında durması gerekenlerden. Sanki tüm dünyaya karşı, tüm topluma karşı güzeldi bu sihirbaz. Ama farkında olmadan geziyordu sanki sıradanmışçasına.

Sihirbaz çok güzeldi. Yüzünde oluşan gülümseme bir hazine değerindeydi. Büyük bir hazine. Korsanların asırlar boyu aradıkları hazinelerden olmalıydı. Ve inanılmazdı, çünkü bulaşıcıydı. Nasıl oluyordu bu çirkin, iğrenç, kasvetli surata bir gülümseme koydurabiliyordu bu sihirbaz? Ne kadar yetenekliydi öyle!

Ve sihirbaz çok güzeldi. Gözleri parlar, sanki içinde eksik kalan bir şeyleri arayıp da bulmak için didik didik ederdi etrafı. Öyle güzel bakardı ki... Bakmaktan iğrendiği yerlere baktığını bilse, artık oralar en güzel manzaralara dönüşürdü kalbinde. Sihirbaz işinde yetenekliydi.

Ve... Çok güzeldi sihirbaz. Sesi hiç duymadığı yerlerden gelen bir mutluluk çağrısı gibiydi. O ne derse, o güzel olurdu. Doğru olurdu. Yapılması gereken olurdu. Ve bu hiç zorlama olmazdı. Sihirbaz konuşur, onu izleyen bu dayanıksız kalp ise görev edinirdi kendine. Acaba sihirbaz biliyor muydu bu yeteneğini? Bilse tüm dünyayı dize getirir, hepsini köle yapar mıydı yoksa?

Öyle günlerden biriydi ve sihirbazın dudakları ince bir çizgi halindeyken fısıltıyla çıkmıştı sesi: "Ağlamak isterdim... Seninle, ağlamak isterdim."

Hello, It's Me Hikayelerin yaşadığı yer. Şimdi keşfedin