Flaşlar patlıyordu. Onlarca kamera, muhabir tek bir şeye yönelmişti. Bir fotoğraf için, düzgün bir video için, sorularını sorabilmek için birbirlerini geçmeye çalışıyorlardı. Bir yarış vardı. En iyi haberi kimin yapacağına dair büyük bir yarış.
Polis arabasının kapısı açıldı.
Muhabirler ileriye doğru fırladılar. Flaşlar daha hızlı, daha çok patlıyordu. Mikrofonlarını sımsıkı tutmuş muhabirler en iyi soruyu sormayı bekliyordu.
İki polis memuru, arabanın içinden tutukluyu çıkardı. Elleri önünde kelepçeyle bağlı tutuklu, kapüşonlu ve maske ile kendini saklamıştı. Başı eğik, derin bir nefes aldı. Ne kadar saklansa da herkes biliyordu onun kim olduğunu.
Kamera ve mikrofon yığını daha da yaklaştılar. Işıklar çoğaldı. Flaş sesleri en hızlı ve en çok olduğu zamana ulaştı. Bir kadın muhabir mikrofonunu uzatmıştı. Tutuklu gözlerini yumdu.
"Bütün bunlar doğru mu?"
Ve o küçük soruyla büyük bir kargaşa başladı. Polisler muhabir yığınını itmeye çalışıyordu, tutuklu bir an önce buradan kurtulabilmek istiyordu.
"TY&G ve babanızın iflasının arkasında siz mi varsınız, Seo Joohyun-shi?"
"Bu babanızdan aldığınız intikam mıydı?"
"Lee Sunny'nin ölümü sizin yüzünüzden mi?"
"Mercedes'i çalıp Lee Sunny'yi felç eden kişi siz misiniz?"
Siyahlar içindeki Seo Joohyun gözlerini açtı, başını kaldırdı. Derin bir nefes aldı. Yoona'yı düşündü. Hyoyeon'u düşündü. Nefes aldı. Buradan kurtulmayı düşündü. Fakat bir türlü rahatlayamıyordu. Olmuyordu. Beceremiyordu.
"Yol verin." Bir polis memuru, Joohyun'u kolundan tutarken kameralara doğru söyledi. "Sorgulamadan sonra basın açıklaması yapılacaktır."
Bu yeterdi. Polisler şu anlık onun tarafındaydı. Buradan kurtulma konusunda onun tarafındaydılar.
"Seo Joohyun-shi!" Sesler yükseliyordu. Polisler yolu açtı. Joohyun, başı dik, hızlı adımlarla polisler tarafından oradan uzaklaştırıldı.
Emniyet merkezinin giriş kapısından adımını atıp, peşinden koşan muhabirlerin sesinden kurtulana kadar rahatlayamadı. Ve oradan, sorgu odasına giden yola kadar derin nefesler aldı. Kısa bir süreliğine de olsa rahattı.
Gri, demir, sessiz, soğuk sorgu odasındaki yalnız sandalyeye oturdu. Polisler gitti. Kapı arkasından kapatıldı. Tam karşısında duran ses geçirmeyen, arkasındakileri göremediği cam içine huzursuzluk ve nefret doldurdu. Bilinmeyen gözler tarafından izleniyordu.
Sakin olmalıydı. Yoona'nın dediklerini yapmalıydı ve sakin olmalıydı. Bu kadar basitti. Her şey bitecekti. Kurtulacaktı. Yoona'nın dediklerini yapmalıydı. Sadece bu kadar... Yoona'nın dedikleri...
Kapı açıldı, bir dedektif ve bir polis memuru içeri girdi. Kapı kapandı.
Başlıyordu.
Dedektif ifadesiz suratıyla yavaşça, Joohyun'un karşısında duran sandalyeyi çekti ve masanın üzerine belgelerini bırakırken mikrofonun tuşuna bastı.
Sesleri duyulacaktı. Her şey, artık her şey kaydediliyordu.
Polis memuru, Joohyun'un kelepçelerini açtı. "Rahatla." Gülümsedi. Başıyla onayladı onu Joohyun, terlemeye başlamıştı, korkuyordu. Kapüşonu indirdi, yüzündeki maskeyi çıkardı. Gözleri, dedektifin boş gözleriyle buluştu. Daha fazla korktu. Alnından kaçan bir damla ter, şimdi, yanağından akıyordu.

ŞİMDİ OKUDUĞUN
Hello, It's Me
Fanfiction"Merhaba," diyor hattın diğer tarafındaki. "Benim." Kimse bilmiyor. Kimin nesi? Neden yapıyor? Konuşmasın. Konuşmasa olmaz mı? Konuştukça batırıyor her şeyi. Ama bildiğinden sadece. Bildiği için anlatıyor yavaşça. Karışıyor ortalık. Ama sakin, on...