BÖLÜM 19

426 58 216
                                    

Ben geldim hoş geldim bence yorum yaparsınız. Kocaman öptüm hepinizi...

Yüzümde kuruyan kan lekeleri vardı. Üstümdeki beyaz gömleğim sanki saatlerce yerde dolaşmışım gibi kirli ve ıslaktı. Uyanalı bir saat oluyordu ama nerede olduğum hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Kollarım iki yanımdan tavandan sarkan zincirlere geçirilmişti ve adım atmaya kalktığımda yalnızca iki adım öteye gidebiliyordum.

Birkaç metre ötemde üst üste demir yığınları görüyordum. İçeriyi aydınlatan tek şey sol tarafımda tavana yakın bir noktada duran kare camdı. Beş adım kadar uzağımda tripodun üstünde kamera vardı.

Kapının önünde bir adam duruyordu, iri yarı yüzünün yarısında büyük bir kaynamış dikiş izi olan bir adamdı. Benimle konuşmuyor, uyandığımı gördüğü an iğneyle bayıltıyordu. Kafamı kaldıramıyordum zaten. Fiziksel olarak hissettiklerim yüzünden hisler uzaktaydı. Karman çormandım ve ne olduğuna anlam vermeye çalışıyordum.

Tek gözümü açamadığımın bilincindeydim. Sol gözümün hemen kenarından akan kan kulağımın biraz altında kurumuştu ve mide bulandırıcı bir his uyandırıyordu. Kaç saattir bu halde olduğumu bilmediğim için kollarımdaki uyuşukluğu söylemiyordum bile.

Enseme aldığım darbe yüzünden başım ağrıyordu. Başımı geriye atarken dudaklarımdan kısık sesli bir inilti döküldü ve yanağımı sağ koluma yaslayıp kapının yanında duran adama baktım. Ayıldığımı gördüğü gibi kulağındaki kulaklığına dokundu, bir şeyler söyledi ama bunu anlamadım.

Sehun'un ne kadar endişelendiğini tahmin edebiliyordum. Yerimi bulmak için elinden geleni yaptığına da inancım tamdı ama bunun zaman alacağını biliyordum. O zamana kadar sağ kalmak şu an için tek hedefimdi.

Demir kapının gerisinde birkaç adım sesinin birbirini takip ettiğini fark ettiğimde, bakışlarımı o adamdan ayırıp kapıya çevirdim. Kapının yanındaki adam demir kapıyı aralayıp beklemeye başladığında içimde en ufak bir korku yoktu. Başımı sağ kolumdan ayırıp yapabildiğim kadar doğruldum.

Saniyeler içinde dört adam daha doluştu içeriye. Biri hariç geriye kalan üçü tıpkı dikiş izi olan kadar iriydi. Bir diğeri onlar gibi değildi ama yine de uzun boylu, sağlıklı görünüyordu. Üstünde siyah bir takım elbise vardı, elbisesinin kumaşı vücuduna tam oturmuş, hatlarını ortaya sermişti.

"Uyandın demek." dedi tam karşıma geçerek. Ona bir cevap vermediğimde omzunun üstünden adamlardan birisine baktı ve o adam onun işaretiyle beraber tripodun üstündeki kamerayı alarak yerine bir telefon yerleştirdi.

Bana sırtını dönüp telefona bakarken diğerlerinin gözlerindeki tedirginliğin farkındaydım. Bu adamdan korkuyor olmalıydılar. "Ne istiyorsun?" diye sordum kısık bir sesle. Ama sanki yüksek sesle konuşmaya çalışsamda bu olmayacakmış gibi acıyordu boğazım.

Omuzları daha da dikleşirken bana cevap vermeyeceğini düşündüğüm saniyelerde omzunun üstünden bana çevirdi gözlerini ve, "Ülkeme dönmek." dedi sadece.

"Yüzbaşı Oh Sehun." dedi birden ve gözlerim telefonun yansımasına dokundu. Orada Sehun'u görmeyi beklemiyordum ama görmüştüm işte. Sanki bir telefon uzağımda değilmiş gibi gerçekti. Yüzündeki ifadeleri net olarak görmüyordum ama saçlarının dağınık olduğunu fark etmiştim.

"O gün orada olmaman senin için büyük şanstı." dediğini duydum kısık ama net bir sesle. "Çünkü eğer o gün orada olsaydın seni acısız bir şekilde tek bir kurşunla öldüreceklerdi. Ama bu sefer seni kendi ellerimle yakalayacağım. Ölmek için yalvardığında tıpkı o şekilde asacağım seni."

Reason To Live / HunHanHikayelerin yaşadığı yer. Şimdi keşfedin