"Jeon Jungkook'un mektubunda su yüzeyine kavuşturduğu gerçekler, polisin yanan evdeki ilk incelemeler sonrasında edindiği bulgularla uyuşuyor."
Başım dönüyor, yer ayağımın altından çekiliyor, dünya ekseninden kayıyordu sanki.
"Kim Taehyung'un dosyası ise bambaşka bir seyir almış durumda. Kendisinin tek aile bireyi olan dayısı, iş birliği için emniyete çağrıldı."
Hava almam lazım.
"Taehyung-"
"Kurban sayısı her an ikiye çıkabilir," diyordu o metalik, ruhsuz ses. "Kim Taehyung, artık bir suç ortağı değil-"
"Bir rehine."
Gözlerim karardı. O an oradan nasıl kalktığımı, güverteye giden o yolu hangi güçle aştığımı hatırlamıyordum. Göğüs kafesimi yırtmak isteyen kalbimin sesi de genzimi yakan o ihanetin tadı da yabancıydı bana.
"Taehyung! Dur, bekle!"
"Beni yalnız bırak." Kendimi güverteye attığımda okyanusun hırçın rüzgarı yüzüme bir tokat gibi çarpmıştı ama içimdeki yangını söndürmeye yetmedi. Parmaklarım o buz tutmuş trabzanlara o kadar sert kenetlendi ki eklemlerim beyazladı, vücudum kapkatıydı.
"Lütfen, beni dinle."
"Senin o sesini-" Bir hışımla arkamı döndüm. "Senin o sikik sesini," İşaret parmağımı ona doğrulttum, elim kontrolsüzce titriyordu. "O lanet olası, o yalancı sesini duymak istemiyorum."
"Taehyung-"
"Dokunma bana!" Göğsüne indirdiğim darbe öylesine sertti ki, sendeledi. Ama durmadım. Bir kez daha vurdum, bir kez daha. Her vuruşumda camdan kalbimi yere çarpıyordum sanki. "Sakın bana dokunma!"
"Mecburdum." sesi çaresizlikle çatladı. "Bunu yapmak zorundaydım."
"Neye mecburdun, Jungkook? Söyle bana!" İtildi, geriledi ama gözlerini benden kaçırmadı. "O mektup, o sikik tiyatron, Jungkook, tanrı aşkına o silah, bunun nesine mecburdun!"
"Yakalanırsak aklanacaksın-"
"Ah-demek öyle," Ellerim saçlarıma gitti, diplerini acıtacak kadar sertçe çekiştirdim sarı tutamları. Deliriyor gibiydim. Kontrolümü kaybediyordum.
"Aklanacakmışım. Sen, sen gerçekten bencil, küstah piçin tekisin."
"İndiğimiz güvertede dahi bizi neyin beklediğini bilmiyoruz," titreyen elleri, güçsüz cümleleri serildi gözümün önüne. "Çoktan yakalandık belki de, limanda bize dönmüş, bizi bekleyen namlular var belki de."
"Ve sen de beni o namluların önüne 'zavallı kurban' diye atmaya karar verdin yani, öyle mi?" Histerik, hayal kırıklığıyla dolu bir gülümseme yayıldı çehreme. "Ne kadar asilsin Jeon Jungkook. Ne kadar da yüce gönüllüsün öyle."
"Dalga geçme."
"Geçerim!" Zehri akıttı sesim. "Ben senin kurbanın değilim! Ben senin o mektupta anlattığın, korkudan titreyen, silah zoruyla yanında tuttuğun o zavallı rehinen değilim!" Avucum göğsüme çarptı, parçalanıyordum sanki. "Ben senin korumaya çalıştığın, iradesi olmayan bir başka beş yaşında çocuk değilim!"
Bana doğru bir adım attı, sanki beni kollarının arasına alıp susturursa her şey düzelecekmiş gibi bakıyordu titreyen galaksileri. "Biliyorum," diye fısıldadı.
"Biliyorum, Taehyung ama başka yolu yoktu."
"Var!" Hıçkırarak ağlamak istiyordum, cayır cayır yanıyordum sanki. "Sen her şeyi benden habersiz sikip atmadan önce vardı!" Göğsüne inen yumruklarım artık can yakmaktan çok kendi çaresizliğimin ritmini tutuyordu, şuan bile incittiğim, mahvolduğunu hissettiğim ruh kiminkiydi kestiremiyordum.
ŞİMDİ OKUDUĞUN
atlas | taekook
Fanfiction"Sen," diyorlardı ona. "Sen bir çocuğu katlettin," O ise susardı. Hayır, demezdi. Yapmadım da demezdi. Hoş, dese dahi kimsenin inanmayacağına emindim zaten. Delil yetersizliği yüzünden hapiste çürümekten son anda kurtulmuştu o, kuru sözüne inanmazdı...
